
Üç yıl geçti…
Ama bazı sabahlar hâlâ 6 Şubat’a uyanıyoruz.
Takvimler ilerliyor, mevsimler değişiyor ama o sabahın karanlığı içimizden çekilip gitmiyor. Çünkü bu, sadece yerin değil; insanın, şehrin, hatıraların ve güven duygusunun da çöktüğü bir gündü.
Kahramanmaraş’tan gelen o ilk haberle uyandık.
Gün daha doğmamıştı ama umut çoktan enkaz altındaydı.
7.7 ve 7.6…
Rakam gibi duran ama milyonların kaderine kazınan iki sarsıntı…
On şehir, sayısız ilçe, mahalle, köy…
Bir coğrafya değil sadece; bir hayat düzeni yıkıldı.
Çocuklar sustu.
Anneler yarım kaldı.
Babalar enkaz başında büyüdü bir gecede.
Bir kolunu yeğeni için feda eden amcalar…
Evladının üzerine kapanan anneler…
Cebinde günlerce bisküvi taşıyan babalar…
“Dünya yerinde duruyor mu?” diye soran teyzeler…
Bu hikâyeler istisna değildi; bu felaketin sıradan gerçekleriydi.
O gün ateş, düştüğü yeri ayırt etmedi.
Hepimizi yaktı.
Bizler, sıcak evlerimizde utandık.
Yemek yerken utandık.
Uyurken utandık.
Ekran başında çaresizce bakarken utandık.
Ama aynı gün şunu da gördük:
İnsanlığın hâlâ ölmediğini…
Bir lokmasını paylaşanı, kilometrelerce yol gelerek enkaza koşanı, adını bilmediği bir can için dua edeni…
Bu ülke o gün hem çöktü hem kenetlendi.
Bugün, depremin üçüncü yılında;
Kaybettiklerimizi anarken,
Geride kalanların yükünü hatırlarken,
Unutmamamız gereken tek şey şudur:
Bu bir “geçmiş olsun” meselesi değildir.
Bu bir hafıza, sorumluluk ve vicdan meselesidir.
Çünkü unutursak,
Sadece şehirler değil, insanlığımız da çöker.
6 Şubat’ta yitirdiğimiz tüm canları rahmetle anıyoruz.
Ateşin ortasında kalanlara sabır,
Ayağa kalkmaya çalışanlara güç diliyoruz.
Bu ülke çok acı gördü.
Ama hâlâ dimdik duruyorsa,
Bu; unutmadığı ve vazgeçmediği içindir.