İnsan kendini sevmeden yaşayamaz, derler. Belki de bu yüzden hayatta kalmakla yaşamak arasındaki ince çizgi, insanın kendisiyle kurduğu ilişkiye dayanır. Kendini sevmeyen insan, varlığını bir yük gibi taşır; kendini seven ise kusurlarını bile bir anlam alanına dönüştürür. Ben kendimi seviyorum. Hatalarımla, kırılganlıklarımla, eksik kalmış yanlarımla… Çünkü insan, ancak kendine dürüst olabildiğinde insandır.
Dünyaya baktığımda, şiddetin ve zulmün ardında derin bir boşluk görürüm. Cani, katil, vicdansız diye andığımız figürlerin ortak bir yoksunluğu vardır: öz sevgi. Stalin, Hitler, Netanyahu ve benzerleri… Kendine yabancılaşmış bir ruhun, başkasının hayatını hiçe sayması kaçınılmazdır. İnsanın kendini sevememesi, zamanla başkasını da insan olarak görememesine yol açar. Zulüm, çoğu zaman nefretle değil, sevgisizlikle başlar.
Tarihin ironisi şudur: Bu isimlerin hiçbiri gerçek anlamda yargılanmadı. Suç, çoğu zaman failinden daha uzun yaşar; adalet ise çoğu zaman geç kalır. Hitler intiharla sessizliğe sığındı, Stalin eceliyle çekip gitti. Netanyahu ise hâlâ bir anlatı inşa etmenin, bir “haklılık” hikâyesi yazmanın peşinde. Burada soru yalnızca onlar değildir. Onlara yol açan, onları alkışlayan, sessiz kalan kalabalıklar ne kadar masumdur?
Çoğunluğun iradesi meselesi, Aristoteles’ten bu yana düşüncenin en kırılgan tartışmalarından biridir. Sayı, her zaman hakikatin ölçüsü değildir. Tarih, çoğunluğun alkışladığı zulümlerle doludur. Yine de ben, değiştirme ihtimali barındırdığı için demokrasilere inanmak istiyorum. İnancım, sistemin kusursuzluğuna değil; insanın dönüşme ihtimalinedir. Çünkü kendimi seviyorum ve insanın kendini aşabileceğine inanmak istiyorum.
İnsanlık tarihi, zalimlerin bıraktığı yaralarla dolu olsa da umudumu bütünüyle yitirmiyorum. İnsanların, paylaştıkları güzel sözlerin altında bir gün gerçekten duracaklarına inanmak istiyorum. O sözlerin, bir gün eyleme dönüşeceğine… O güzel çocukların, o çaresiz kadınların öldürülmeyeceği bir dünyanın hâlâ mümkün olduğuna inanmak istiyorum. Belki bu inanç safçadır; ama umut, zaten biraz saflık değil midir?
Ben, en karanlık ruhların bile kendilerini sevmeyi öğrenebileceğine inanmak istiyorum. Çünkü insan kendini sevmeye başladığında, öldürmeyi değil yaşamayı seçer. Ve belki de insanlığın bütün kurtuluşu, bu basit ama zor cümlede saklıdır.