Günümüzde çocukların “erken olgunlaşması” çoğu zaman olumlu bir özellik gibi sunuluyor. Oysa gelişim psikolojisi açısından bakıldığında bu durum, sağlıklı bir hızlanmadan çok, uyumsal bir zorlanmaya işaret eder.
Literatürde bu durum “erken yetişkinleşme” (early adultification) kavramıyla ele alınır. Çocuk, kendi gelişim dönemine ait olmayan sorumlulukları, beklentileri ve duygusal yükleri taşımak zorunda kaldığında; bilişsel olarak ilerlemiş görünse bile duygusal olarak bastırılmış bir yapı geliştirebilir.
Bugünün çocukları yalnızca bilgiye değil, yüksek beklentiye maruz kalıyor. Akademik başarı, sosyal beceri, duygusal kontrol ve farkındalık gibi alanlar, yaşa özgü sınırlar gözetilmeden çocuklardan talep ediliyor. Bu da çocuğun “olması gereken” ile “olmak zorunda bırakıldığı” yer arasındaki mesafeyi giderek açıyor.
Gelişim kuramlarına göre çocukluk yalnızca öğrenme değil; deneyimleme, hata yapma ve tekrar etme dönemidir. Ancak yapılandırılmış programlar, yoğun takvimler ve sürekli gözlenen performans alanları bu doğal süreci kesintiye uğratıyor. Oyun, pedagojik bir ihtiyaç olmaktan çıkıp çoğu zaman gereksiz bir boşluk gibi değerlendiriliyor.
Araştırmalar, serbest oyun alanı kısıtlanan çocuklarda kaygı düzeylerinin daha yüksek, içsel motivasyonlarının ise daha düşük olduğunu gösteriyor. Çocuk, duygusunu düzenlemeyi oyunla değil, bastırarak öğreniyor. Bu da dışarıdan “uslu”, “olgun” ve “sorunsuz” görünen; ancak iç dünyasında yüksek gerilim taşıyan bireylerin yetişmesine zemin hazırlıyor.
Erken büyüyen çocuklar aslında büyümemiştir; hızlandırılmıştır. Ve hızlandırılan her gelişim süreci, beraberinde bir eksiklik bırakır. Bu eksiklik çoğu zaman çocuklukta fark edilmez; ergenlikte ve yetişkinlikte ortaya çıkar.
Sormamız gereken soru şudur: Çocuklar gerçekten büyüyor mu, yoksa biz mi onlara çocukluk için yeterli alan bırakmıyoruz?
Çünkü çocukluk telafi edilebilen bir dönem değildir. Erken biten her çocukluk, geride sessiz ama derin bir iz bırakır.