Son yıllarda duygular üzerine çok daha fazla konuşuyoruz.
Duygusal zekâ, empati, regülasyon, farkındalık…
Kavramlar çoğaldı, tanımlar netleşti, içerikler arttı.
Ama tuhaf bir çelişki var:
Bu kadar çok konuşulurken, bu kadar az hissediliyor.
Bugün çocuklarla ilgili neredeyse her alanda “duygusal zekâ”dan söz ediliyor.
Eğitim programlarında, ebeveyn rehberlerinde, sosyal medyada…
İyi niyetle, gerçekten faydalı olmak isteyerek.
Ancak tam da bu noktada durup şunu sormak gerekiyor:
Bir şey bu kadar sistemli anlatıldığında, yaşanacak alanı daralır mı?
Duygular, öğrenilecek bir konuya dönüştüğünde;
hissedilecek bir hâl olmaktan uzaklaşabiliyor.
Listelediğimiz, adlandırdığımız, doğru-yanlış diye ayırdığımız her duygu,
bir süre sonra içimizden değil, zihnimizden geçiyor.
Çocuklar hâlâ anlaşılmadıklarını hissediyor.
Yetişkinler hâlâ zorlandıklarında durup nefes alamıyor.
Bilgi var, niyet var; ama temas eksik.
Çünkü duygusal zekâ bir beceri değil.
Bir performans alanı hiç değil.
O, bir temas hâlidir.
Temas; aceleye gelmez.
Planlanmaz.
Sunumla aktarılmaz.
Bir çocuğun duygusuna eşlik etmek,
onu hemen düzeltmeye çalışmadan yanında durabilmeyi ister.
Bu da çoğu zaman yetişkin için zorlayıcıdır.
Çünkü çocuğun duygusu, yetişkinin kendi bastırdıklarıyla temas eder.
Buradaki mesele yanlış yapmak değil.
Kimseyi suçlamak da değil.
Aksine, hepimizin ortak bir yorgunluğu var.
Her şeyi çözmeye çalışırken,
hissetmeye vakit bırakmıyoruz.
Belki de bu yüzden,
duygusal zekâ konuşuldukça az yaşanıyor.
Belki de artık çocuklara duyguları öğretmekten önce,
onların duygularına gerçekten eşlik etmeyi hatırlamamız gerekiyor.
Bu bir yöntem meselesi değil.
Bir durma, bir fark etme meselesi.
Ve bazen en güçlü gelişim,
hiçbir şey öğretmeden,
sadece orada kalarak olur.
Özge Günel
Fark etmek, bırakmanın ilk hâlidir.