Bazen bırakamadığımız şeyler, aslında geçmiş değil; içimizde tamamlanmamış duygulardır.
Bazen bir şeyi bırakamadığını fark ediyorsun.
Bir düşünceyi, bir kırgınlığı, bir insanı…
Gitmiş ama içinden çıkmamış gibi.
Ve dışarıdan bakınca çok basit görünüyor:
“Boş ver.”
“Takılma.”
“Geçmişte kaldı.”
Ama geçmiyor.
Çünkü mesele o şey değil.
Aslında tuttuğun şey, onun kendisi değil.
Bırakamadığın;
belki içinde yarım kalmış bir cümle,
söylenememiş bir “keşke”,
ya da hiç alınamamış bir “özür”.
Bazen bir insanı değil,
onun sana hissettirdiği hâli tutuyorsun.
Sevilmiş olma hissini.
Değerli hissettiğin o anı.
Ve bırakırsan,
sanki bir daha hiç öyle hissetmeyecekmişsin gibi geliyor.
O yüzden bırakmak zor.
Çünkü bıraktığında sadece onu değil,
içindeki bir ihtimali de bırakacakmışsın gibi.
Ama şöyle bir şey var:
Tutmak da seni ileri götürmüyor.
Sadece aynı yerde,
aynı duygunun içinde döndürüp duruyor.
Bırakmak dediğimiz şey,
zorla koparmak değil zaten.
Bırakmak;
“Ben artık buradan beslenmiyorum” diyebildiğin an başlıyor.
Ve bu bir anda olmuyor.
Yavaş yavaş oluyor.
Bazen bir nefeste,
bazen bir fark edişte,
bazen de yorulup “artık yeter” dediğinde.
Çünkü insan,
ancak taşıdığı şeyin ona iyi gelmediğini gerçekten gördüğünde bırakıyor.
O yüzden belki de soru şu:
Gerçekten neyi tutuyorsun?
Ve o şey…
seni hâlâ taşıyor mu,
yoksa sen mi onu taşıyorsun?
Özge Günel
Farketmek, bırakmanın ilk hâlidir.