Uzun zamandır bu köşede, siyasetin sığ ve gündelik çalkantılarından uzak durmaya gayret ettim. Amacım, yazılarımızı okuyan dost ve kardeşlerimin manevi havasına bir damla katabilmek, kalplere dokunabilmek ve tarihe saf, temiz notlar düşebilmekti. Ancak öyle dönemler olur ki, uğruna canların feda edilirken gözlerin bile kırpılmayacağı aziz vatanımızın iç ve dış gündemine dair kelam etmek, bu topraklara olan borcumuzun bir gereği haline gelir. Bugün, o günlerden biridir.
Üzerinde yaşadığımız bu kadim coğrafya, tarihin hiçbir döneminde rahat bırakılmadı. Stratejik konumu, petrolü, doğal kaynakları ve barındırdığı medeniyet mirasıyla bu bölge, küresel sömürgeci odakların iştahını her zaman kabarttı. Kimi zaman fiili işgallerle, kimi zaman ise iç dinamiklerle oynayıp kardeş kavgası çıkararak buraları birer kan gölüne çevirmek istediler. Bunun en somut, en acı örneği yanı başımızda yaşanıyor; kendini dünyanın süper gücü ilan eden bir yapı ile onun arkasına sığınan küçük kopyasının, komşu devletlerle sürdürdüğü ve bölgeyi istikrarsızlaştıran o bitmek bilmeyen savaşlar zinciri...
İşte tam bu noktada, hamasi nutukları bir kenara bırakıp gerçeklerle yüzleşmek ve bu tablodan hayati dersler çıkarmak zorundayız. Bu vahşi kurtlar sofrasında hayatta kalmanın, başı dik yürümenin tek bir şartı vardır: Kendi silah sistemimizi geliştirmek, savunma sanayiinde yakaladığımız o muazzam ivmeyi kesintisiz sürdürmek.
Geriye dönüp baktığımızda nereden nereye geldiğimizi çok daha net görüyoruz. Göreve ilk başladığımız yılları hatırlıyorum; yerli ve milli imkânların kısıtlı olduğu o dönemlerde, Kırıkkale üretimi tüfeklerin geri tepmesi omuzlarımızı deler geçerdi. Sonra G-3 piyade tüfekleri geldiğinde, eski M-1'ler gözümüze çok demode görünmüştü. Ardından özel birliklerde M-16 kullanmaya başladık. Hep birilerinin teknolojisine, birilerinin hibesine ya da satış iznine muhtaçtık.
Bugün ise Elhamdülillah... Askerimizin elinde tüm o yabancı menşeili silahlardan katbekat hafif, katbekat etkili ve tamamen bu milletin mühendislerinin zekâsıyla üretilmiş piyade tüfeklerimiz var.
Sadece tüfekle de kalmadık. Dün sınır ötesi operasyonlarda mühimmat izni beklediğimiz o günler geride kaldı.
Mavi Vatan'da kendi ürettiğimiz fırkateynler ve İDA'lar (İnsansız Deniz Araçları) boy gösteriyor.
Karada Altay tankımız, fırtına obüslerimiz ve yerli füze sistemlerimiz dosta güven, düşmana korku salıyor.
Semada ise dünyada harp doktrinlerini yeniden yazdıran İHA ve SİHA'larımız (Bayraktar TB2, Akıncı, Anka), beşinci nesil milli muharip uçağımız KAAN ve Kızılelma'mız var.
Her bir şeyimiz yerli, milli, çok modern ve en önemlisi de yüksek düzeyde caydırıcı. Bu başarı, sadece teknik bir ilerleme değil; bu milletin prangalarını kırıp "Biz de yapabiliriz!" dediği şanlı bir uyanıştır.
Bizler, bu çetin coğrafyada dün olduğu gibi bugün de, yarın da vatanımıza kem gözlerin bakamayacağı şekilde, kahramanca ve özgürce yaşamak istiyorsak tek bir formülümüz var: Bir olacağız, iri olacağız, diri olacağız ve güçlü olacağız.
Siyasi görüşlerimiz, hayata bakış açılarımız farklı olabilir; ancak mevzubahis vatansa, savunma sanayiimizin gücüyse, istikbalimizse hepimiz aynı safta durmak zorundayız. Unutmayalım ki, arkasına yabancı güçleri alarak bölgeyi ateşe verenlerin planları, ancak ve ancak sarsılmaz bir milli şuur ve çelikten bir savunma iradesi karşısında darmadağın olur.
Tarihe not düşsün diye yazıyorum: Kendi göbeğini kendi kesen, kendi silahını üreten ve en önemlisi içindeki birliği koruyan bir Türkiye'yi hiçbir güç yolundan döndüremeyecektir. Ay yıldızlı bayrağımızın gölgesinde, yerli gücümüzle sonsuza dek...
Selam ve muahbbetle…