Hayatımıza dönüp şöyle bir baksak, fark etmeden her şeyi sıraladığımızı görürüz.
En sevdiğimiz insanlar...
En sevdiğimiz yemekler...
En sevdiğimiz şehirler...
En sevdiğimiz şarkılar...
Bir de bunun tam karşısında duranlar vardır.
En sevmediklerimiz...
Tahammül edemediklerimiz...
Uzak durmaya çalıştıklarımız...
Sanki hayatımız, "ilk üçler" ve "son üçler" üzerine kurulmuştur.
Şimdi kendinize küçük bir liste hazırlayın.
En sevdiğiniz üç kişiyi yazın.
En sevmediğiniz üç kişiyi...
En sevdiğiniz üç yemeği...
Hiç sevmediklerinizi...
Üç renk, üç kitap, üç film, üç şehir, üç eşya...
Liste uzayıp gidebilir.
Aslında burada önemli olan listenin kendisi değil; o listenin bizi nasıl yönettiğidir.
Çünkü biz çoğu zaman hayatı uçlarda yaşamayı seviyoruz. Ya çok seviyoruz ya da hiç sevmiyoruz. Ya tamamen benimsiyoruz ya da bütünüyle reddediyoruz. Orta yerde durmak, ölçülü olmak, dengede kalmak nedense bize zor geliyor.
Oysa hayat, bizim hazırladığımız listelere göre akmıyor.
En sevdiğimiz insan bir gün yanımızdan ayrılabiliyor.
En değer verdiğimiz eşyamız kaybolabiliyor.
En sevdiğimiz şehirden taşınmak zorunda kalabiliyoruz.
Daha da ilginci, hiç sevmediğimiz insanlarla aynı masaya oturuyor, istemediğimiz işlerde çalışıyor, kaçındığımız şartların içinde yaşamayı öğreniyoruz.
İşte hayatın asıl imtihanı da burada başlıyor.
Sevdiğimiz şeyleri kaybettiğimizde ne kadar sarsılıyoruz?
Sevmediklerimizle karşılaştığımızda ne kadar öfkeleniyoruz?
Dengemizi ne kadar çabuk kaybediyoruz?
Belki de sorun, yaşanan olaylarda değil; onlara yüklediğimiz "en" duygusundadır.
Çünkü "en"lerle yaşamak, beraberinde büyük beklentiler getirir. Büyük beklentiler ise çoğu zaman büyük hayal kırıklıklarını doğurur.
Bunun için kadim kültürümüzün ve inancımızın bize öğrettiği önemli bir kavram vardır: itidal.
İtidal; ne sevgisiz olmak ne de duygusuz yaşamaktır. İtidal, sevmeyi de kızmayı da ölçü içinde yapabilmektir.
Kur'an-ı Kerim'de, "Allah aşırılığa gidenleri sevmez." (Bakara, 2/190) buyurulur. Bu ilke yalnızca ibadetlerde değil, hayatın tamamında bize yol gösterir. İslam âlimleri aşırılığı "ifrat", eksikliği ise "tefrit" olarak tanımlamış; doğru yolun bu iki uç arasında bulunan denge olduğunu ifade etmişlerdir.
Bugün yaşadığımız birçok hayal kırıklığının temelinde belki de bu dengeyi kaybetmiş olmamız yatıyor.
Bir insanı gereğinden fazla yücelttiğimizde, onun en küçük hatasında yıkılıyoruz.
Bir mala gereğinden fazla bağlandığımızda, onu kaybettiğimiz gün huzurumuz da elimizden gidiyor.
Bir olumsuzluğu hayatımızın merkezine koyduğumuzdaysa, bütün güzellikleri görmez hâle geliyoruz.
Oysa hayat inişlerle çıkışların iç içe geçtiği uzun bir yolculuktur. Ne mutluluk sonsuza kadar sürer ne de sıkıntılar.
Kalıcı olan; insanın bu değişimlere rağmen ayakta kalabilmesidir.
Belki de zaman zaman kendimize şu soruyu sormalıyız:
"Eğer hayatımdaki ilk üçü kaybetsem ya da son üçle yaşamak zorunda kalsam, ben yine aynı ben olarak kalabilir miyim?"
İşte bu soruya vereceğimiz cevap, karakterimizin de inancımızın da olgunluğunu gösterecektir.
Hayatın huzuru, her zaman zirvede olmakta değil; inişlerde de çıkışlarda da dengede kalabilmektedir.
Çünkü gerçek güç, uçlarda savrulmakta değil; hayatın tam ortasında, vakarla durabilmektedir.
Muhabbetle…