Biz modernleşen internet çağında pek çok şeye sahip olduk.
Çeşit çeşit yemeklerimiz, renk renk kıyafetlerimiz, avuç içi kadar telefonlarımız, tabletlerimiz, son model arabalarımız, katlı evlerimiz oldu. Dünyanın öbür ucundaki insanın ne yaptığını birkaç saniye içinde öğrenir hâle geldik. Bir tuşla alışveriş yaptık, bir dokunuşla haberleştik, bir ekranla dünyayı avucumuzun içine sığdırdık.
Ama garip bir şekilde, bütün bunlara sahip olurken çok önemli şeyleri de kaybettik.
Sabrı kaybettik. Şükrü kaybettik. Samimiyeti, ilgiyi, gerçekten ilgilenmeyi, karşılıklı konuşmayı, dinlemeyi, düşünmeyi, gülmeyi, gerektiğinde ağlamayı unuttuk. İhtiyar bir teyzenin ekmeğini alıp penceresine uzatmayı, yaşlı bir amcayı karşıdan karşıya geçirmeyi, ağlayan bir çocuğun eline bir balon tutuşturmayı, komşunun kapısını çalıp “Bir ihtiyacın var mı?” diye sormayı unuttuk.
En çok da empatiyi unuttuk.
Kendimizi karşımızdakinin yerine koymayı beceremez olduk. Bencil olduk, egoist olduk, hatta zaman zaman kendi egomuzun içinde kaybolduk. Hep onay bekledik. Hep anlaşılmak istedik. Hep karşımızdakinden anlayış bekledik ama anlamaya pek yanaşmadık. Kendi doğrularımızı mutlak doğru, kendi yaşam biçimimizi olması gereken tek hayat biçimi zannettik.
Elimizi, ayağımızı, burnumuzu, kolumuzu, bacağımızı; hatta aklımızı bile karşımızdakinden üstün gördüğümüz anlar oldu. Fakat birisi bizi eleştirdiğinde, küçücük bir itirazda bulunduğunda tahammülümüz kalmadı.
Çünkü biz artık dinlemekten çok cevap vermeyi, anlamaktan çok yargılamayı, düşünmekten çok tepki göstermeyi öğrendik.
İşte bu empati yoksunluğu, yaşadığımız dünyayı hem kendimize hem de çevremizdekilere zehir etmeye başladı.
Aslında hikâye çok eskiden başladı. İlkokul sıralarında ayakkabısının altı delik olan arkadaşımızın yerine kendimizi koyamadığımız gün başladı. Onun mahcubiyetini anlamak yerine ayakkabısıyla alay ettiğimiz gün. Sonra büyüdük. Kafelerde bir bardak içeceğe dünyanın parasını verip sosyal statü satın almaya çalışırken, kapının önünde simit satarak evine ekmek götürmeye çalışan insanı görmezden gelmeye başladık.
Tenceresine aş koyamayan, bebeğine bez alamayan, çocuğuna harçlık veremeyen, belki de dondurmanın tadını bile uzun zamandır hatırlamayan komşumuzun mahcubiyetini düşünmeden sofralarımızı gösterişli fotoğraflarla sergiledik. Lüks aracımıza binip pahalı restoranlara gittik.
Bunu yapmayalım demiyorum. Kimseyi sahip olduğu imkânlardan dolayı suçlamak da değil niyetim. Meselemiz zenginlik değil, gösteriş. Meselemiz para kazanmak değil, sahip olduklarımızı sahip olamayanların gözüne sokmak. Çünkü insanın cebindeki para değil, başkasının yüreğindeki yarayı görebilme kabiliyeti asıl zenginliğidir.
Bir insan çok parası olduğu hâlde fakir olabilir. Bir başkası ise cebinde birkaç lirasıyla dünyanın en zengin insanı olabilir. Çünkü zenginlik bazen bir sofranın üzerindeki yemeklerin çokluğunda değil, o sofraya bir kişiyi daha davet edebilme gönlündedir.
Fakat bir de maddi yoksulluktan daha tehlikeli bir yoksulluk var.
Düşünce yoksulluğu.
Empati yoksulluğundan söz ederken artık düşünce yoksulluğundan da söz etmek gerekiyor.
Sosyal medya bize dünyayı küçülttü ama galiba birbirimizi anlamak konusunda aramıza daha büyük duvarlar ördü. Herkes konuşuyor. Ama kimse dinlemiyor. Herkes fikir sahibi.
Ama çok az insan düşünmeye vakit ayırıyor. Herkes hüküm veriyor. Ama çok az insan “Acaba ben yanılıyor olabilir miyim?” diye kendisine soruyor.
Geçtiğimiz günlerde sosyal medyaya yansıyan bir kadının sözleri bunun çarpıcı örneklerinden biriydi.
Kadın, başörtüsüyle camiye giren kadınla plajdaki kadının kıyafetini aynı kefeye koyarak, “Biz camiye girerken başımızı örtüyorsak, plaja gelen kadın da bikini veya mayo giysin. Haşema neymiş?” minvalinde bir düşünce ortaya koyuyordu.
İşte burada mesele artık yalnızca empati değildir. Mesele, düşünmeden hüküm vermektir. Cami başka bir bağlamdır, plaj başka. İnanç başka bir alandır, tercih başka. İbadet başka bir şeydir, yaşam tarzı başka. Bir insanın başını örtmesi de kendi inancı ve tercihi çerçevesinde değerlendirilmelidir; bir başkasının mayo giymesi de aynı şekilde kendi tercihi olarak görülmelidir.
İnsanların farklılıklarını birbirine üstünlük kurmanın malzemesi hâline getirdiğimizde ortada ne özgürlük kalır ne saygı ne de toplumsal huzur.
Asıl mesele, benim gibi düşünmeyene tahammül edip edemediğimizdir. Çünkü empati, “Ben seninle aynı fikirdeyim.” demek değildir. Empati, “Senin yerinde olsaydım ne hissederdim?” diye sorabilmektir.
Bazen anlamak için aynı fikirde olmak gerekmez. Bazen sadece insan olmak yeterlidir.
Bugün telefonlarımızın hafızası yüzlerce fotoğrafı, binlerce mesajı saklıyor. Bulut sistemlerinde hayatımızın neredeyse tamamını depoluyoruz. Ama zihnimizde ve kalbimizde birbirimize ayıracak yer bulamıyoruz. Birbirimizin yüzüne bakmadan saatlerce aynı masada oturabiliyoruz. Aynı evin içinde birbirimize mesaj atabiliyoruz. Yanımızdaki insanın gözyaşını görmeden başka birinin sosyal medya paylaşımına üzülüyoruz.
Belki de çağımızın en büyük çelişkisi budur:
Dünyaya hiç olmadığı kadar yakınız ama birbirimize hiç olmadığımız kadar uzağız. Oysa insanı insan yapan şey sahip olduğu telefonun markası, bindiği arabanın modeli, oturduğu evin katı ya da hesabındaki paranın miktarı değil. İnsanı insan yapan, karşısındaki insanın acısını kendi acısı kadar olmasa bile anlayabilmeye çalışmasıdır.
Bir ihtiyarın yavaş yürümesine kızmak yerine onun da bir zamanlar bizim kadar hızlı yürüdüğünü düşünebilmektir. Bir çocuğun eski kıyafetiyle dalga geçmek yerine onun o kıyafetiyle ne kadar mutlu olabileceğini görebilmektir. Bir annenin markette çocuğuna istediği şeyi alamadığında yaşadığı mahcubiyeti anlayabilmektir. Bir insanın sessizliğinin altında belki de koca bir çığlık olduğunu fark edebilmektir.
Ve bazen hiçbir şey yapmadan sadece dinleyebilmektir.
Çünkü herkesin bir hikâyesi var. Biz çoğu zaman insanların hikâyesini bilmeden hüküm veriyoruz. Birinin neden böyle davrandığını, neden sustuğunu, neden ağladığını, neden öfkelendiğini bilmiyoruz. Ama yine de kararımızı veriyoruz.
Oysa belki de ihtiyacımız olan şey biraz daha az hüküm, biraz daha fazla anlayış.
Biraz daha az gösteriş, biraz daha fazla şükür. Biraz daha az konuşmak, biraz daha fazla dinlemek. Biraz daha az “Ben” ve biraz daha fazla “Biz”. Çünkü hayat, sahip olduklarımızın toplamından ibaret değil.
Hayat, başkalarının hayatına dokunduğumuz kadar anlamlı.
Son sözümüz de şu olsun:
Kendi gözümüzdeki merteği görmeden başkasının gözündeki saman çöpüyle uğraşırsak, daha çok şey kaybederiz.
Belki de artık kendimize dönüp bakmanın zamanıdır. Telefonun ekranını biraz kapatıp yanımızdaki insanın yüzüne bakmanın, bir ihtiyara selam vermenin, bir çocuğun başını okşamanın, komşunun kapısını çalmanın, bir sofraya bir tabak daha koymanın ve en önemlisi, kendimizi bir anlığına karşımızdakinin yerine koymanın.
Çünkü teknoloji bizi çağın içine taşıdı. Ama bizi insanlığın dışına çıkarmasın.
Sende bir hâl var…
Bende çağlar çağlar akar.
Mesele, o hâli kaybetmemektir.
Selam ve dua ile…