
Geçtiğimiz günlerde bir çocuk, dedesinin anlattıklarını büyük bir merakla dinliyordu.
Dedesi, kendi çocukluğundan söz ediyor; toprak sokaklardan, mahalle arkadaşlarından, misketten, topaçtan, sobanın başında geçen kış akşamlarından, bayramlardan ve komşuluklardan bahsediyordu.
Çocuk bir süre sessizce dinledikten sonra, gözlerini dedesine çevirip şaşkınlıkla sordu:--“Dede, siz hayat mı yaşadınız?”
Dedesi gülümsedi.Belki bu soru, bugünün çocuklarıyla dünün çocukları arasındaki farkı anlatabilecek en güzel sorulardan biriydi.
Çünkü bugün çocuklarımızın elinde dünyanın bütün imkânları var. Akıllı telefonlar, tabletler, bilgisayarlar, televizyonlar, sayısız oyuncaklar ve her türlü teknolojik imkân...
Bizim çocukluğumuzda ise bunların çoğu yoktu.
Ama bizim de başka zenginliklerimiz vardı.
Dedesi başladı çocukluğunu anlatmaya bir bir ..
Bak torunum diyerek başladı sözlerine ..
Bizim çocukluğumuzda hayat daha sade, insanlar daha kanaatkâr, mahalleler daha samimiydi.
Manevî değerler, ahlâk, edep ve namus toplum hayatında önemli bir yere sahipti.
İnsanlar yalnızca kendi çocuklarının değil, bütün mahallenin çocuklarının terbiyesinden kendilerini sorumlu hissederlerdi.
Bir yanlış gördüklerinde hemen teşhir etmek yerine, önce güzelce uyarmayı bilirlerdi. Komşunun ayıbını araştırmak değil, ayıbını örtmek makbuldü.
Bugün geriye dönüp baktığımızda anlıyoruz ki bizim mahallelerimiz sadece evlerden değil, gönüllerden oluşuyormuş.
Büyüklerimiz yolda yürürken karşılaştıkları çocuklara sevgi ve hürmet gösterir, çocuklar da büyüklerine karşı edeplerini korurlardı.
Ninelerimiz, teyzelerimiz, amcalarımız ve dedelerimiz vardı. Onların her birinin ayrı bir yeri, ayrı bir sözü ve ayrı bir hatırası vardı.
Onlar, İslâm'ın güzel ahlâkını hayatlarına yansıtmaya çalışan insanlardı. Şimdi birer birer aramızdan ayrılıp ebedî âleme göçtüler.
Allah, o güzel insanlara rahmetiyle muamele eylesin.
*
Bizim çocukluğumuzda kız ve erkek çocukları ailelerinin gözetiminde, kendi ortamlarında oyun oynardı. Sokaklarda körebe, saklambaç, misket, topaç oynardık.
Bir misket bizim için bir servetti.
Bir topaç, saatlerce süren eğlenceydi.
Bir top, bütün mahallenin çocuklarını bir araya getirmeye yeterdi.
Akıllı telefonlarımız yoktu ama birbirimizin yüzüne bakardık.
Televizyonlarımız sınırlıydı ama sohbetlerimiz uzundu.
Oyuncaklarımız azdı ama hayallerimiz çoktu.
Kış geldiğinde karın yağışı bile başka güzeldi. İlk yağan karın temiz olmadığını bilir, birkaç yağış sonrasındaki bembeyaz kardan yer, kartopu oynar, kızak kayardık.
Sonra ellerimiz üşüyünce sobanın başına koşardık.
Sobanın üzerinde kestane pişerdi.
Çay demlenir, evin içini mis gibi bir sıcaklık kaplardı.
Belki evlerimiz bugünkü kadar büyük değildi ama gönüllerimiz genişti.
Toprak sokaklarda yalınayak,
Koşardık gün boyu neşeyle.
Bir misket, bir topaç yeterdi,
Mutluyduk küçücük şeylerle.
Sabah ezanıyla başlardı oyun,
Akşam annemiz seslenirdi:
“Haydi oğlum, eve gel artık!”
Güneş bile bizi bekletirdi.
Bir dut ağacının gölgesinde,
Nice hayaller kurardık biz.
Çocukluk denen güzel dünyada,
Ne zenginlik bilirdik ne hırs.
Şimdi o sokaklar nerede kaldı?
O sesler, o yüzler nerede?
Bir çocukluk geçti ömrümüzden,
Tatlı bir hatıra kaldı geride.
Bizim çocukluğumuzda mahallenin de bir namusu vardı.
Yanlış yapan birisi olduğunda büyüklerimiz onu uyarırdı. Uyarıdan anlamayan olursa daha ciddi şekilde müdahale edilirdi.
Ziya Paşa'nın meşhur mısralarında ifade ettiği gibi:
“Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir; Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir.”
Elbette bugün şiddetin hiçbir şekilde doğru olmadığını biliyoruz. Fakat o sözün anlatmak istediği, yanlış karşısında toplumun sessiz kalmamasıydı.
Mahalle, çocuğun yalnızca oyun oynadığı yer değildi.
Mahalle aynı zamanda bir terbiye mektebiydi.
Çocuk yanlış yaptığında yalnızca annesi babası değil, mahalledeki büyükleri de onu sahiplenirdi.
Çünkü herkes şunu bilirdi:
“Senin çocuğun benim çocuğum, benim çocuğum senin çocuğundur.”
*
Bizim çocukluğumuzda insanlar birbirleriyle görüşürken de ölçüyü gözetirlerdi.
Kadın ve erkek ilişkilerinde mesafe, edep ve toplumun hassasiyetleri dikkate alınırdı.
İnsanlar dedikoduya sebep olacak davranışlardan kaçınır, “El âlem ne der?” düşüncesini yalnızca gösteriş için değil, toplum huzurunu korumak için önemserlerdi.
Çocuklar da kız arkadaşlarını kardeşleri gibi görür, onları rahatsız etmeyi, okul önlerinde bekleyip laf atmayı kendilerine yakıştırmazlardı.
Bir kızın namusu, mahallenin namusuydu.
Bu anlayışın temelinde korku değil, birbirine duyulan sorumluluk vardı.
Sinemalar yeni yeni yaygınlaşmaya başladığında aileler birlikte giderdi.
Filmler ailece izlenebilecek nitelikte seçilirdi.
Büyüklerimiz, çocukların görmemesi gereken bir sahne olduğunda gözlerini kapatır, çocuklarını da o görüntülerden uzak tutardı.
Bugün ise çocukların karşısına çıkan görüntüleri kontrol etmek çok daha zor.
Eskiden çocukların dünyasını büyükler korumaya çalışırdı.
Şimdi ise büyüklerin dünyasını bile çocukların elindeki ekranlar şekillendirebiliyor.
İşte asıl düşünmemiz gereken nokta burasıdır.
*
Bizim çocukluğumuzda aile büyüklerinin sözü vardı.
Dedeler, nineler, amcalar, dayılar ve büyük kardeşler aile içerisinde önemli bir yere sahipti.
Küsenleri barıştırırlar, kırılan gönülleri onarırlar, aileyi bir arada tutmaya çalışırlardı.
Evlilikler de bugünkü kadar kolay vazgeçilen bir müessese değildi.
Elbette geçmişte de hatalar, sıkıntılar ve yanlış evlilikler vardı. Fakat insanlar çoğu zaman küçük meseleleri büyütüp yuvalarını dağıtmak yerine sabretmeyi, konuşmayı ve çözüm aramayı tercih ederlerdi.
Çünkü evlilik yalnızca iki insanın beraberliği değil, iki ailenin ve iki gönlün emanetiydi.
Bizim çocukluğumuzda insanlar evlerinin mahremiyetine dikkat ederdi.
Giyim kuşamda haya ve ölçü önemsenirdi.
Çarşıya çıkmak bile başlı başına bir hazırlıktı.
İnsanlar günün her saatini sokakta geçirmek yerine evinin, ailesinin ve komşularının arasında yaşardı.
Büyük mağazalar, alışveriş merkezleri yoktu.
Bakkalımız vardı.
Mahallemizin küçük dükkânları vardı.
Postane, banka, okul vardı.
Ama en önemlisi, insan vardı.
İnsan insana giderdi.
İnsan insanı arardı.
İnsan insanın derdini dinlerdi.
Şimdi her şey çoğaldı; fakat bazen birbirimize ayıracak vaktimizi kaybettik.
Bizim çocukluğumuzda Bir ekmek bölüşmek zenginlikti. Bir tas çorba, bir sıcak sohbet, Gönüllerde büyük şenlikti.
Komşumuz açsa içimiz yanardı, Kapımız herkese açıktı. Bir tabak yemek komşuya gider, Geri dönen tabak bereket taşırdı.
Bayramlarda kapı kapı dolaşır, Büyüklerin ellerini öperdik. Bir şeker, bir mendil, küçük bir harçlık, Dünyalar bizim olurdu.
Ne internet vardı o günlerde, Ne cep telefonları, ne ekranlar... Ama akşamları aynı sofrada Birbirine bakan gözler vardı.
Şimdi teknoloji çok ilerledi, Dünyalar avucumuzun içine geldi. Fakat bazen aynı evin içinde İnsanlar birbirinden uzaklaştı.
Biz geçmişi överken her şeyin mükemmel olduğunu söylemiyoruz.
O günlerin de kendi sıkıntıları vardı.
Fakat özlediğimiz şey; eski evlerin duvarları değil, o evlerin içindeki gönül sıcaklığıdır.
Özlediğimiz toprak yollar değil, o yollarda birlikte yürüyen insanlardır.
Özlediğimiz soba değil, sobanın etrafında toplanan ailedir.
Özlediğimiz misket değil, misketi paylaşmayı bilen çocuklardır.
Özlediğimiz bayram şekeri değil, bayramın getirdiği kardeşliktir.
Özlediğimiz geçmiş değil;geçmişte yaşatılan güzel değerlerdir.
Bugün çocuklarımızı daha iyi imkânlarla büyütüyoruz.
Onlara daha güzel evler, daha iyi okullar, daha gelişmiş teknolojiler sunuyoruz.
Ama onlara verebileceğimiz en büyük miras yine de ahlâk, edep, merhamet, kanaat, doğruluk ve güzel insan olmaktır.
Çünkü çocuklarımızın eline dünyanın bütün imkânlarını verseniz de gönüllerine güzel ahlâkı yerleştiremezseniz, onlara bırakabileceğiniz en değerli mirası eksik bırakmış olursunuz.
Çocukluk bir daha geri gelmiyor.
Mahalleler değişiyor.Sokaklar değişiyor.İnsanlar değişiyor.
Zaman değişiyor.Fakat güzel ahlâkın kıymeti hiç değişmiyor.
Belki artık toprak sokaklarımız yok.Belki çocuklarımız misket oynamıyor.
Belki sobanın etrafında eskisi gibi toplanmıyoruz.
Ama istersek o günlerin ruhunu bugün yeniden yaşatabiliriz.
Çocuklarımıza selam vermeyi,büyüklerine hürmet etmeyi,küçüklerine merhamet göstermeyi,komşusunu gözetmeyi,ayıp araştırmak yerine ayıp örtmeyi,doğruyu söylemeyi,haramdan sakınmayı,helâli sevmeyi,aileyi korumayı,insana insan olduğu için değer vermeyi öğretebiliriz.
Çünkü güzel bir gelecek, yalnızca teknolojiyle değil;güzel yetişmiş nesillerle kurulacaktır.
Rabbim bizlere çocukluğumuzda büyüklerimizden gördüğümüz güzel ahlâkı kaybetmeden yeni nesillere aktarabilmeyi nasip eylesin.
Geçmişte bize güzel örnek olan bütün büyüklerimize rahmet eylesin.
Aramızdan ayrılan anne ve babalarımızı, ninelerimizi, dedelerimizi, amcalarımızı, teyzelerimizi ve bütün büyüklerimizi mağfiret eylesin.
Onların güzel hatıralarını gönüllerimizde yaşatmayı nasip etsin.
Çocuklarımızı ve torunlarımızı imanla, edeple, ahlâkla, merhametle ve güzel insanlarla karşılaştırsın.
Evlerimize huzur,sofralarımıza bereket,gönüllerimize merhamet,nesillerimize istikamet versin.
Allah bizleri, çocukluğumuzun güzel değerlerini geleceğin çocuklarına taşıyabilenlerden eylesin.
Âmin.
Hayırlı Cumalar .
Hidayet Doğan Osmanoglu
TC.Kul.ve Turizm Bak Halk Şairi