
Tarık Bey ile eşi Aylin Hanım, tek evlatları Selim’in geleceği için hiçbir fedakârlıktan kaçınmayan, çağın bütün imkânlarını kullanmaya çalışan bir anne babaydı.
Onlara göre başarı; en iyi okullarda okumak, yabancı dilleri ana dili gibi konuşmak, iyi bir meslek sahibi olmak ve spor alanında kupalar kazanmaktı.
Selim daha çocuk yaşta adeta bir proje gibi yetiştirilmeye başlandı.
Kışın özel dersler, yazın spor kampları… Haftanın üç günü jimnastik, iki günü tenis ve güreş…
Tarık Bey her fırsatta gururla:
“Benim oğlum hem zihnen hem bedenen bir numara olacak.” derdi.
Selim gerçekten de başarılı oldu.
Notları hep yüksek geldi. Spor müsabakalarında dereceler aldı. Odasının duvarları madalyalarla, rafları kupalarla doldu.
Fakat bir şey eksik kalmıştı.
Zihni eğitilmişti ama gönlü ihmal edilmişti.
Bedenine güç verilmişti ama ruhuna merhamet öğretilmemişti.
Başarı öğretilmişti ama vefa öğretilmemişti.
Bir gün komşuları, mahallede bulunan ve çocuklara yalnızca ders değil; edep, saygı, paylaşma ve manevi değerler kazandıran bir yaz programından söz ettiler.
-Çocuğunuz orada güzel arkadaşlıklar kurar. Büyüklere saygıyı, küçüklere merhameti, anne babanın kıymetini öğrenir.dediler.
Tarık Bey hemen itiraz etti-Bırakın Allah aşkına! Eski usul terbiyelerle uğraşacak vaktimiz yok. Bu devirde bunlar karın doyurmuyor. Benim oğlum şampiyon olacak. Zamanını başka şeylerle harcayamaz.
O gün belki bir yaz programını reddetmişti.
Fakat farkında olmadan oğlunun hayatından ahlâk ve gönül eğitimini de çıkarmıştı.
Selim büyüdü.
Üniversiteyi yurt dışında tam bursla kazandı.
Tarık Bey ile Aylin Hanım’ın gururu göklere ulaştı.
Fakat oğulları evden ayrılacağı günlerde annesinin gözyaşlarına bile anlam veremiyordu.
Aylin Hanım oğluna sarılmak istediğinde:
“Anne, ne olur bu kadar duygusal olma. Profesyonel olun biraz.” diyordu.
Annesi onun ardından bakıyor, gözyaşlarını içine akıtıyordu.
Çünkü oğluna yıllarca başarıyı öğretmişlerdi ama anne sevgisinin kıymetini öğretmeyi unutmuşlardı.
Selim yıllar sonra büyük bir şirketin üst düzey yöneticisi oldu.
Başarılıydı.
Zengindi.
Güçlüydü.
Saygın bir kariyeri vardı.
Fakat anne babasının telefon rehberindeki yeri giderek küçülüyordu.
Önce her hafta aradı.
Sonra ayda bir…
Daha sonra birkaç ayda bir…
Telefon açtığında da:
“Meşgulüm, toplantıdayım. Sonra ararım.”
deyip kapatıyordu.
Oysa anne babanın istediği para değildi.
Bir telefon…
Bir hâl hatır…
Bir “Nasılsınız?”
Bir “Sizi özledim.”
Bir evlat sıcaklığıydı
Tarık Bey yaşlanmış, eski gücünü kaybetmişti.
Bir kış günü ağır bir felç geçirdi.
Yatağa bağımlı hâle geldi.
Aylin Hanım ise hem eşinin bakımını yapmak hem de evin bütün yükünü taşımak zorunda kaldı.
Artık güçleri tükenmişti.
Çaresizlik içinde oğullarını aradılar.
Selim birkaç gün sonra geldi.
Fakat kapıdan girerken yüzünde evladın taşıması gereken o sıcaklık yoktu.
Babası yatağında yatıyordu.
Annesi gözyaşları içindeydi.
Selim cebinden bir kart çıkardı ve masanın üzerine bıraktı.
“Şehrin en lüks bakım merkezini ayarladım. Parasını ben ödeyeceğim. Yarın gelip babamı götürecekler.”
Aylin Hanım’ın yüreği parçalandı.
“Oğlum…” dedi.
“Babanın paraya değil, sana ihtiyacı var. Biz seni özlüyoruz. Yanımızda olmanı istiyoruz.”
Selim ise soğukkanlı bir şekilde:
“Anne, ben görevimi yapıyorum. Masrafları karşılıyorum. Daha ne yapabilirim?”
dedi.
Aylin Hanım gözyaşları içerisinde:
“Biz senden para istemiyoruz yavrum. Senin sevgini istiyoruz.”
Selim başını çevirdi.
“Duygusallığa ayıracak vaktim yok. İşlerim çok yoğun.”
Ve o gece uçakla kendi hayatına geri döndü.
Ev sessizdi.
İki yaşlı insan, koca evde baş başa kalmıştı.
Tarık Bey gözlerini yavaşça karşıdaki vitrine çevirdi.
Orada oğlunun çocukluğundan kalan kupalar vardı.
Jimnastik kupaları…
Tenis madalyaları…
Şampiyonluk belgeleri…
Başarı sertifikaları…
Bir zamanlar gururla baktığı bütün o kupalar şimdi gözlerine ağır geliyordu.
Gözlerinden süzülen yaşlar yastığına düştü.
Ve yıllar önce komşusunun söylediği sözler yeniden kulaklarında yankılandı:
“Çocuğunuz edep öğrensin. Anne babanın kıymetini bilsin. Gönlü güzel olsun…”
Tarık Bey gözlerini kapattı.
İşte o an acı bir hakikati anlamıştı:
Oğlunun zihnini eğitmişlerdi ama gönlünü eğitmemişlerdi.
Bedenini güçlendirmişlerdi ama vicdanını güçlendirmemişlerdi.
Kariyerini hazırlamışlardı ama karakterini hazırlamamışlardı.
Kupalar vitrindeydi…
Fakat evlatlık duygusu yürekte yoktu.
GÖNLÜ EĞİTMEDEN OLMAZ
Bir çocuğa sadece diploma verme,
Kalbine merhamet, gönlüne edep koy.
Dünyayı kazansa ne çıkar sonunda,
Anne-baba hakkını bilmiyorsa vay!
Bir kupa, bir madalya şeref değildir,
Asıl şeref gönüllerde yer etmektir.
İlim ile beden güçlenir elbet,
Lâkin güzel ahlâk insanı insan eder.
Öğret çocuğuna küçüğü sevmeyi,
Büyüğün elini hürmetle öpmeyi.
Dünyanın serveti geçici bir gölge,
Öğret ona vefayı, gönül vermeyi.
“Başarılı ol!” demek elbette güzel,
Lâkin “iyi insan ol” sözünden evvel.
Diploma duvarda, madalya raftadır,
Güzel ahlâk insanla kabre dek gider.
Hüdayî der: Evlat bir emanetmiş,
Her gönül Yaradan’dan bir emanetmiş.
Dünyada nice şampiyon yetişir de,
Asıl zafer salih evlat yetiştirmektir.
Çocuklarımızı yalnızca sınavlara değil, hayata hazırlayalım.
Onlara yabancı dil öğretelim ama önce güzel konuşmayı öğretelim.
Spor yaptırıp bedenlerini güçlendirelim ama kalplerini de merhametle büyütelim.
İlim öğretelim ama ilmin edebini de öğretelim.
Başarıyı hedef gösterelim ama başarının insanlıktan daha değerli olmadığını anlatalım.
Çünkü çocuklarımızın eline dünyanın bütün diplomalarını verebiliriz.
Fakat kalplerine Allah korkusu, Peygamber sevgisi, anne-baba hürmeti, merhamet ve vefa yerleştiremezsek, yetiştirdiğimiz insanın vitrini dolu, gönlü boş kalabilir.
Rabbim bizleri evlatlarımızla imtihan etmesin.
Evlatlarımızı dünyada yüzümüzü güldüren, ahirette ise amel defterimizi güzelleştiren salihlerden eylesin.
Onlara ilimle beraber irfan, başarıyla beraber edep, güçle beraber merhamet, servetle beraber kanaat nasip eylesin.
Anne ve babalarının kıymetini bilen, vefalı, merhametli ve güzel ahlâklı evlatlar yetiştirmeyi bizlere nasip eylesin.
Âmin, yâ Rabbi’l-âlemîn.
Hidayet Doğan Osmanoglu
TC.Kul.ve Turizm Bak.Halk Şairi