Özdemir Asaf, birkaç dizeyle insanın en derin yaralarından birine dokunur:
“Neyim olursan ol,
Hayal kırıklığım olma.
Orası çok kalabalık,
Yoksa seni tanıyamam.”
Hayal kırıklığı… Çoğumuzun hayatında bir şekilde karşılaştığı, fakat belki de üzerine yeterince düşünmediği bir duygudur. Bence hayal kırıklığının asıl sebebi, insanlara, olaylara ve düşüncelere gereğinden fazla anlam yüklememizdir. Bir başka deyişle, beklentilerimizdir bizi hayal kırıklığına uğratan.
Çünkü hayal kırıklığı, anlam yüklediğimiz şeylerin beklentilerimizi karşılamaya yetmemesidir.
Bir evladından hiçbir beklentisi olmadığını söyleyen anne babanın kendine söylediği bu söz, çoğu zaman bir çeşit tesellidir. Çünkü insan yaşlandığında, o beklentinin ne kadar gerçek olduğunu evladının davranışlarıyla görür. Evladından hiç beklentisi olmayan ana baba olur mu? Eğer olsaydı, “Baba oğula bir bağ bağışlamış, oğul babaya bir salkım üzüm vermemiş” sözü yüzyıllardır yaşamazdı.
Üstelik burada önemli bir ayrım vardır.
Ana babanın çocuğa karşı sorumluluğu zorunludur. Çünkü dünyaya gelmek çocuğun tercihi değildir. Çocuk, var olmayı kendisi istememiştir; onu dünyaya getirenlerdir. Bu nedenle ana babanın çocuğa karşı sorumluluğu ahlaki olduğu kadar varoluşsaldır.
Çocuğun ana babaya karşı sorumluluğu ise aynı ölçüde biyolojik bir zorunluluk değil, büyük ölçüde geleneklerin ve toplumun yüklediği bir sorumluluktur. Bizim toplumumuzda bu sorumluluk yerine getirilmediğinde “hayırsız evlat” etiketi kolayca yapışır. Ana babasını huzurevine bırakan bir evlat, çoğu zaman yalnızca kendi ailesinin değil, toplumun da yargısına teslim edilir.
Oysa başka toplumlarda bu ilişkiye farklı bakıldığını görüyoruz. Çocukların belli bir yaştan sonra evden ayrılması, kendi hayatlarını kurması, hatta aile evinde kalmaya devam eden yetişkin çocuklardan kira alınması bile olağan karşılanabiliyor. Belki de bu kültürlerde düş kırıklığının daha az yaşanmasının nedenlerinden biri, birbirlerinden beklentilerin sınırlarının daha belirgin olmasıdır.
Çünkü beklenti arttıkça, hayal kırıklığının da büyümesi kaçınılmazdır.
Fakat hayal kırıklığının en ağır yaşandığı yer, bana göre aşktır.
Çünkü aşk, beklentilerin en yüksek, yüklenen anlamların ise çoğu zaman en gerçek dışı olduğu yerdir. İnsan âşık olduğunda karşısındaki kişiyi olduğu gibi görmekten çok, görmek istediği kişiye dönüştürür. Gerçek bir insanın üzerine zihninde yarattığı bir insanı giydirir. Sonra da gerçek insan, zihnindeki o ideal kişiye dönüşemediğinde hayal kırıklığı başlar.
Belki de aşkın en büyük yanılgısı budur: İnsan çoğu zaman sevdiği kişiyi değil, onun üzerinden kurduğu hayali sever.
Bu nedenle düş kırıklığı yalnızca bireysel değildir. Toplumların da hayal kırıklıkları vardır.
Her toplum, geleceğe ilişkin umutlarını bazı düşüncelere, ideolojilere, liderlere, kurumlara ve insanlara bağlar. Sonra zaman geçer; büyük umutlarla yola çıkılan fikirler gerçek hayatla karşılaşır. İnsanlar değişir, iktidarlar değişir, değerler değişir ve dünün doğruları bugünün yanılgılarına dönüşebilir.
Toplumların tarihi biraz da bu hayal kırıklıklarının tarihidir.
İnsan, bütün bunlara rağmen neden tekrar tekrar bağlanır?
Çünkü insanın en temel arzularından biri tutunmaktır.
Bir insana, bir düşünceye, bir ideale, bir inanca, bir aşka ya da geleceğe tutunmak isteriz. Fakat tutunduğumuz dal kırıldığında yalnızca o dalı kaybetmeyiz; kendimizi de bir süre boşlukta buluruz.
Oğuz Atay'ın dünyasında bu duygu çok güçlü bir biçimde karşımıza çıkar:
“Gerçekle düş birbirine karışıyor; yalanın nerede bittiğini anlayamıyoruz. Tutunacak bir dalımız kalmıyor. Tutunamıyoruz.”
Belki de hayal kırıklığının özü tam burada gizlidir.
Hayal kırıklığı, yalnızca bir şeyin istediğimiz gibi çıkmaması değildir. Bazen gerçek sandığımız şeyin gerçek olmadığını fark etmektir.
Yalanlar bizi her zaman kandırarak başlamaz. Bazen onları biz gerçek sanarak büyütürüz. Bir insana olduğundan fazla anlam yükleriz. Bir aşka sonsuzluk yakıştırırız. Bir evlattan bekleyebileceğimizden fazlasını bekleriz. Bir düşüncenin dünyayı değiştireceğine inanırız. Bir toplumun mutlaka doğru olanı seçeceğini düşünürüz.
Sonra gerçek, hayalimizin kapısını çalar.
Ve biz buna “hayal kırıklığı” deriz.
Belki de sorun hayal kurmak değildir. Sorun, hayallerimizi gerçekliğin yerine koymaktır.
Teknoloji ise bizi bu konuda çok daha büyük bir hayal kırıklığına doğru götürüyor olabilir. Teknoloji öyle bir noktaya ilerliyor ki bir gün gerçekten bir simülasyonun içinde yaşadığımıza ikna edilirsek, bugüne kadar “gerçek” sandığımız dünyanın ne olacağı sorusu önümüze gelecektir.
O gün yalan ile gerçek arasındaki sınır daha da belirsizleşirse, belki de insanlık tarihinin en büyük hayal kırıklığıyla karşılaşacağız.
Çünkü insanın en büyük ihtiyacı tutunacak bir dal bulmaksa, en büyük korkusu da tuttuğu dalın aslında hiç var olmadığını öğrenmektir.
Hayal kırıklığı belki de bu yüzden bu kadar acıdır:
Çünkü insanı yalnızca hayalinden değil, tutunduğu gerçeklikten de koparır.
Ve belki Özdemir Asaf'ın dizelerindeki “hayal kırıklığım olma” sözü, bütün bunların en sade anlatımıdır.
Çünkü insan hayatında birçok şeyi kaybedebilir.
Ama bazı kayıpların yeri kalabalıktır.
Orası, hayal kırıklıklarının biriktiği yerdir.