"Tahammül teşviktir."
Abdurrahim Karakoç, Hasan'a Mektuplar-9 şiirinde bu iki kelimeyle insanın vicdanına dokunur. Şiirin sonunda ise sarsıcı hükmünü verir:
"Tahammül teşviktir, böyle hayata...
Öl... İnsan ölünce küçülmez Hasan."
Bazen uzun bir ömrün, bazen de bir toplumun hikâyesi iki cümleye sığar. Karakoç'un bu sözü de böyledir. Çünkü insanın sessizce katlandığı her haksızlık, yalnızca kendisini değil, haksızlığı yapanı da değiştirir. Kötülük karşısında sürekli susmak, çoğu zaman kötülüğün cesaretini artırır. Tahammül, yerinde kullanılmadığında zalimin en büyük dayanağı hâline gelebilir.
İnsanı tahammül ettiren şey çoğu zaman umuttur. Umut, tahammülün görünmeyen omurgasıdır. İnsan bir gün düzeleceğine, adaletin yerini bulacağına, iyiliğin mutlaka kazanacağına inanıyorsa katlanabilir. Umut tükendiğinde ise tahammül de anlamını kaybeder. Geriye yalnızca çaresizlik kalır. İşte o noktada tahammül artık bir erdem değil, insanı tüketen ağır bir yüktür.
Ne acıdır ki zulmün, haksızlığın ve kabalığın sahipleri çoğu zaman karşılarındaki sessizliği olgunluk olarak değil, zayıflık olarak okurlar. Sabrı korkaklık, nezaketi teslimiyet, tahammülü ise onay sanırlar. Sessizliklerini kendi haklılıklarına delil sayarlar. Böylece her geri adım, onların bir adım daha ileri gitmesine sebep olur. İşte bu yüzden tahammül bazen gerçekten teşviktir; çünkü sınır konulmayan kötülük büyümeye devam eder.
Hepimizin hayatında dişimizi sıkarak katlandığımız insanlar, olaylar ve haksızlıklar olmuştur. Nice zaman susmuşuzdur; ailemiz bozulmasın diye, dostluk bitsin istemediğimiz için, işimiz zarar görmesin diye... Fakat bu sessizliği cesaret sanan, hatta daha da ileri giden insanlar da çıkmıştır karşımıza. Oysa her suskunluk kabulleniş değildir. Bazen insan konuşmaktan değil, konuşmanın faydasız olduğunu bildiği için susar.
Burada tahammül ile sabrı birbirine karıştırmamak gerekir. Bu iki kavram aynı kapıya çıkıyor gibi görünse de aynı yol değildir.
Tahammül; öfkeyi içine gömerek, istemeyerek katlanmaktır. İçinde kırgınlık, sıkıntı ve direnç vardır. Sabır ise bilgelikle beklemektir. Sabırda umut vardır, tevekkül vardır, iç huzuru vardır.
Tahammül insanı yorar; sabır ise insanı olgunlaştırır.
Günlük konuşmalarımız bile bunu açıkça gösterir. "Bu adama nasıl tahammül ediyor?" derken istemeyerek katlanmayı kastederiz. "Ne kadar sabırlı davranıyor." dediğimizde ise kişinin öfkesine yenilmeden vakur duruşunu överiz.
Dil, bazen en iyi filozof olur; iki kelimenin arasındaki derin farkı bize sessizce öğretir.
Bugün kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:
Tahammülümüz gerçekten bir erdem mi, yoksa kötülüğü cesaretlendiren bir suskunluk mu?
Her şeye katlanmak fazilet değildir. Çünkü haksızlığa sonsuz tahammül, sonunda adaletsizliği normalleştirir. İnsanın önce kendine, sonra topluma karşı sorumluluğu vardır. Gerektiğinde "hayır" diyebilmek de bir ahlâkî duruştur.
Belki de asıl mesele, ne zaman sabredeceğimizi, ne zaman tahammül etmeyeceğimizi bilmektir. Bilgelik, bu ikisinin sınırını çizebilmektir.
Yazıyı, Pir Sultan Abdal'ın yüzyılları aşan sitemiyle bitirelim:
"Dostun attığı gül yaralar beni."
Çünkü insanı en çok düşman değil, dost görünenlerin vefasızlığı yaralar. En ağır tahammül de sahte dostluklara gösterilen tahammüldür. Kötülüğe sessiz kalmak onu büyütür; samimiyetsizliğe sessiz kalmak ise insanın kendi hakikatini yavaş yavaş tüketir.
Tahammül, insanı ayakta tutan bir köprü olabilir. Ama o köprü, kötülüğün geçit yolu hâline geldiğinde artık üzerinden yürünmesi gereken değil, yıkılması gereken bir köprüdür.