Deneme yanılma, insanlığın doğruyu bulmak için geliştirdiği en eski yöntemlerden biridir. Ancak bu yöntem her alanda aynı başarıyı göstermez. Hayati önem taşıyan konularda yapılan tek bir yanlışın bedeli bazen geri dönülemez olabilir. Bu yüzden deneme yanılma, bazı alanlarda cesaretin değil, büyük bir riskin adıdır.
Buna rağmen insan hayatı baştan sona sınamalar ve yanılmalarla örülüdür. Biz buna tecrübe deriz. Fakat tecrübe ile aynı hatayı sürekli tekrarlamak birbirinden farklıdır. İnsan ne kadar çok yanılırsa o kadar tecrübeli olmaz; eğer yanılmalarından ders çıkarmıyorsa yalnızca aynı çemberin içinde dolaşır. Bilgelik, yanılmakta değil, yanılmanın anlamını kavrayabilmektedir.
Hayattaki deneme yanılmaların özünde ise daima güven vardır. Güvenmek mi, şüphe etmek mi? İnsan bu iki duygu arasında ömrünü geçirir. Çünkü insan güven aramadan yaşayamaz. Güven, yalnızca başkalarına değil, kendine de duyabilmektir.
Ne var ki yaşadığımız çağ bu konuda büyük bir çelişki barındırıyor. Teknoloji bize sayısız imkân sundu; fakat aynı zamanda kaçabileceğimiz bütün sessiz köşeleri de elimizden aldı. Sürekli bağlı olduğumuz telefonlar, bilgisayarlar ve sosyal medya bizi birbirimize yaklaştırırken, iç dünyamızdan uzaklaştırdı. Yalnız kalabilme özgürlüğümüz bile elimizden alındı. Oysa insan bazen kendisini bulabilmek için yalnız kalmaya ihtiyaç duyar.
Bu yüzden modern insan tuhaf bir paradoksun içindedir. Kalabalıkların ortasındadır ama yalnızdır. Sürekli iletişim hâlindedir ama anlaşılmadığını hisseder. Hem yalnızdır hem de değildir.
Bu durum bana Schrödinger'in meşhur kedisini hatırlatıyor. Kutu açılıncaya kadar kedi hem canlıdır hem ölü kabul edilir. Modern insanın yalnızlığı da buna benzer. Kutuyu açsanız da açmasanız da cevap değişmez; insan hem yalnızdır hem de değildir. Böyle bir dünyada deneme yanılma yöntemi bile çoğu zaman anlamını yitirir. Çünkü insan kendisini sınayabileceği doğal ortamı kaybetmiştir.
Deneme yanılmanın cevap veremediği bir başka alan ise aşktır. İnsan ayrılık acısını yaşar, kırılır, incinir; yine de sevmekten vazgeçmez. Güveni sarsılsa bile kalbi yeniden umut etmeyi seçer. Belki de aşk, sınanarak öğrenilen bir duygu değildir. O, davetsiz bir misafir gibi gelir; hayatın tam ortasına yerleşir, bize en güzel sevinçleri ve en derin acıları yaşatır, sonra da sessizce çekip gider. Geriye ise yalnızca insanın kendini daha iyi tanıması kalır.
Hayatta ilk denemede doğruyu yapmak en zor sınavlardan biridir. Çoğu zaman mümkün de değildir. Çünkü doğru, ya bize öğretilen bilgiler sayesinde öğrenilir ya da kendi yanılmalarımızın içinden doğar. Birincisi düzenli ve huzurlu bir toplumun temelidir; ikincisi ise özgür düşünen insanın karakteridir. Özgür insan, başkalarının doğrularını körü körüne kabul etmek yerine, sorgular, araştırır ve gerektiğinde yanılmayı göze alır. Fakat bunun bedelini de ödemeyi bilir.
Bilim tarihi bunun en güzel örnekleriyle doludur. Sayısız bilim insanı buluşlarını tek seferde gerçekleştirmemiştir. Her başarısızlık, bir sonraki denemenin yolunu açmıştır. Onları başarıya ulaştıran şey, aynı hatayı tekrar etmek değil; her yanılmadan yeni bir yöntem geliştirebilmeleridir. Einstein'a atfedilen şu söz bu gerçeği özetler: "Aynı şeyleri tekrar tekrar yapıp farklı sonuçlar beklemek deliliktir." Başarı, yanılmamakta değil; her yanılmadan sonra farklı bir bakış açısı geliştirebilmektedir.
Hayat da aslında bilimin laboratuvarından çok farklı değildir. Her yanlış karar, her hayal kırıklığı, her kayıp ve her başarısızlık insanın karakterini şekillendirir. Yeter ki yaşananlar boşa gitmesin. Yanılmak kader olabilir; fakat aynı yanılgıda ısrar etmek tercih olur.
Sonuç olarak doğruyu bulmanın yolu bazen yanılmaktan geçer. Ancak asıl mesele yanılmak değil, yanılmanın içindeki hakikati görebilmektir. İnsan, düştüğü yerden kalkmayı öğrendiği ölçüde olgunlaşır. Çünkü hayat, hiç hata yapmayanları değil; yaptığı hatalardan bilgelik üretebilenleri ödüllendirir.