“Sen necisin?”
Bazen bir soru değildir bu. Bir sınamadır. Bir kimlik yoklamasıdır. Seni dünyadaki hangi rafa koyacağımızı anlamaya çalışan bakışın ifadesidir.
Kimsin?
Neredensin?
Kimlerdensin?
Hangi düşüncedensin?
Hangi ideolojiye yakınsın?
Hangi taraftasın?
Sanki insan, yalnızca bir insan olarak var olamazmış gibi…
Sanki dünyaya geldiğimiz anda elimizde bir kimlik kartıyla birlikte bir de aidiyet belgesi verilmiş gibi.
Oysa insanın kendisini tanımlamak zorunda olması nereden çıkmıştır?
Gerçekten bir şey olmak zorunda mıyız?
Bir ideolojinin, bir grubun, bir düşüncenin, bir cemaatin, bir siyasi görüşün, bir sınıfın, bir tarafın içinde bulunmadan yaşayamaz mıyız?
Belki de insanın en büyük yanılgılarından biri, var olmakla bir kimliğe sahip olmayı birbirine karıştırmasıdır.
Çünkü çoğu zaman kendimizi olduğumuz kişi olarak değil, ait olduğumuz şeyler üzerinden anlatırız.
“Ben şuyum.”
“Ben buyum.”
“Ben onlardanım.”
“Benim tarafım belli.”
Ve bununla yetinmeyiz. Başkalarının da kendisini bir yere koymasını isteriz. Bir yere konuşlanmamış insan bize huzursuzluk verir. Onu anlamakta zorlanırız. Hatta bazen onu “yitik”, “kararsız”, “sahipsiz” veya “ne olduğu belli olmayan” biri olarak görürüz.
Oysa belki de o insan kaybolmuş değildir.
Belki yalnızca kendisine bir adres vermeyi reddediyordur.
Biz ise onu tevazusuyla ödüllendirmek yerine, yerini bilmediği için suçlarız.
Çünkü insanın kendisini bir yere konumlandırması bize güven verir.
Bir insanın nerede durduğunu bilirsek, onunla nasıl konuşacağımızı, ne düşüneceğini, neye karşı çıkacağını, neyi savunacağını da bildiğimizi sanırız.
Belirsizlikten hoşlanmayız.
İnsanı anlamak yerine sınıflandırmayı tercih ederiz.
Çünkü sınıflandırmak kolaydır; anlamak emek ister.
Bana en garip gelen cümlelerden biri şudur:
“Sen benim kim olduğumu biliyor musun?”
Bu cümlede bir kimlik arayışından çok, bir üstünlük ilanı vardır.
İnsan kendi varlığının değerini anlatmak yerine, karşısındakine kendi önemini kabul ettirmeye çalışmaktadır.
“Ben kimim, biliyor musun?”
Aslında bu, yukarıdan söylenmiş gibi duran ama aşağıdan gelen bir sesin tınısıdır.
Çünkü gerçekten kendinden emin olan insanın kim olduğunu kanıtlamaya ihtiyacı yoktur.
İnsan kendisini sürekli ilan ediyorsa, belki de içten içe kendi varlığından emin değildir.
Kendi değerini başkasının kabulüne bağlamıştır.
Bu yüzden yüksek sesle konuşur.
Bu yüzden makamını, soyunu, gücünü, parasını, çevresini, ideolojisini, unvanını ortaya koyar.
“Ben kimim biliyor musun?”
Bazen bu cümlenin arkasında büyük bir özgüven değil, büyük bir korku vardır:
“Beni fark et. Benim bir hiç olmadığımı bana da kanıtla.”
Benim de zaman zaman kendimi bir etiketle anlatma ihtiyacı duyduğum oluyor.
Sonra kendime soruyorum:
“Bu etiketin yaşama ne faydası var?”
İşte burada duruyorum.
Çünkü bu soruya verecek bir cevabım olmadığında, kendi kurduğum kimliğin karşısında utanıyorum.
İnsanlığın varlığının yaşama ne faydası olduğu konusunda bile tereddüt ederken, kendi varlığımın özel bir anlam taşıdığını düşünmek ne kadar akılcı olabilir?
İnsan neden kendisini evrenin merkezine koyma ihtiyacı duyar?
Neden dünyaya gelişinin mutlaka özel bir nedeni olduğuna inanmak ister?
Belki de çünkü nedensiz olmak bizi korkutur.
Doğarız.
Büyürüz.
Yaşarız.
Üreriz.
Yaşlanırız.
Ölürüz.
Biyolojik olarak bütün hikâye bundan ibaret olabilir.
Fakat insan bu açıklamayla yetinmez.
Mutlaka daha büyük bir anlam arar.
Kozmik bir görev…
Ulvi bir amaç…
Özel bir kader…
Tanrısal bir plan…
Tarihin kendisi için hazırladığı bir rol…
Bunlara inanmak insana iyi gelir.
Çünkü aksi durumda şu soruyla baş başa kalır:
“Ben neciyim?”
Ve bu soruya büyük bir cevap bulamazsa, kendi varlığını eksik hisseder.
Belki de insanın anlam arayışı, gerçeği bulma arzusundan çok, anlamsızlık ihtimaline karşı geliştirdiği bir savunmadır.
Her şey sen anlam vermediğin sürece anlamsızdır aslında.
Dünyadaki büyük kaosun köklerinden biri de burada yatıyor olabilir.
İnsan kendisini bir yere yerleştiriyor.
Sonra o yerin doğru olduğuna inanıyor.
Sonra kendi yerinin dışında kalanları yanlış kabul ediyor.
En sonunda da onları değiştirmeyi, susturmayı, ezmeyi, yok etmeyi kendisine hak görüyor.
Böylece “Ben kimim biliyor musun?” diye dünyaya haykıran insanlar çıkıyor ortaya.
Annibal…
Sezar…
Franco…
Hitler…
Stalin…
Lenin…
Mao…
Hepsi farklı tarihsel koşulların, farklı ideolojilerin, farklı hedeflerin insanlarıydı. Fakat aralarındaki ortaklık, kendilerini yalnızca insan olarak görmemeleriydi.
Kendilerine tarihin üzerinde bir konum verdiler.
Kendilerini bir düşüncenin, bir milletin, bir düzenin, bir geleceğin temsilcisi olarak gördüler.
Sonra milyonlarca insanın hayatını kendi tanımladıkları “büyük amaçlara” feda edebildiler.
Çünkü bir insan kendisini ne kadar büyük bir kimlikle tanımlarsa, başkalarının hayatını o kimliğin karşısında o kadar kolay küçültebilir.
Kimlik büyüdükçe insan küçülebilir.
Bugün de aynı naralar atılıyor.
Bazen devletlerin başında…
Bazen siyasi kürsülerde…
Bazen televizyon ekranlarında…
Bazen okul sıralarında…
Bazen işyerlerinde…
Bazen bir aile sofrasında…
“Sen benim kim olduğumu biliyor musun?”
“Biz kimiz, biliyor musun?”
“Bizim tarafımız belli.”
“Bizimkiler…”
“Onlar…”
İnsanlık, küçük ve büyük ölçeklerde aynı oyunu tekrar tekrar oynuyor.
Önce kendimizi tanımlıyoruz.
Sonra başkalarını tanımlıyoruz.
Sonra tanımladıklarımız arasında sınırlar çiziyoruz.
Sonra o sınırların ötesindekilere tahammül edemiyoruz.
Ve sonunda kendi yaptığımız sınıflandırmaların esiri oluyoruz.
Belki de gerçek özgürlük, bir yere ait olmamak değil; herhangi bir yere ait olma zorunluluğu hissetmemektir.
İnsan elbette bir topluma, aileye, kültüre, düşünceye, ülkeye ait olabilir.
Sorun aidiyet değildir.
Sorun, aidiyetin insanın tamamı haline gelmesidir.
Bir düşünceye sahip olmak başka şeydir; düşüncenin sahibi tarafından ele geçirilmek başka.
Bir ideolojiye yakın olmak başka şeydir; o ideolojinin dışında kalan herkesi düşman görmek başka.
Bir topluluğa ait olmak başka şeydir; o topluluğu insanlığın ölçüsü haline getirmek başka.
Belki insanın kendisine zaman zaman sorması gereken soru:
“Ben neyim?” değil, “Ben ne yapıyorum?” olmalıdır.
Çünkü kim olduğumuzdan çok, varlığımızın dünyada ne yaptığı önemlidir.
İyi bir insan olmak için bir etiket gerekmiyor.
Adil olmak için bir ideoloji gerekmiyor.
Merhamet için bir kimlik kartına ihtiyaç yok.
Dürüstlük bir siyasi görüş değildir.
Vicdan bir mezhep değildir.
İnsanlık bir taraf değildir.
Belki de kendimizi sürekli tanımlamaktan vazgeçip biraz da kendimizi yaşamaya başlamalıyız.
Bir yere konuşlanmadan…
Bir grubun arkasına saklanmadan…
Kendimizi büyük isimlerin, büyük fikirlerin ve büyük kimliklerin gölgesinde büyütmeye çalışmadan…
Sadece insan olarak.
Çünkü sonunda hepimizin karşılaşacağı gerçek aynı:
Ne kadar büyük bir kimlik edinirsek edinelim, ölüm karşısında bütün etiketler düşer.
Unvanlar susar.
Makamlar kaybolur.
İdeolojiler geride kalır.
Aidiyetler anlamsızlaşır.
Ve geriye yalnızca şu kalır:
Bir insan yaşadı.
Belki asıl soru da budur.
“Sen necisin?” değil…
“Sen yaşarken hayata ne kattın?”
Bu sorunun cevabı varsa, başka bir kimliğe ihtiyacımız olmayabilir.
Yoksa kendimize verdiğimiz bütün büyük isimler, yalnızca boşluğu kapatmak için kullandığımız kelimelerden ibaret kalır.
Ve belki de insanın en büyük tevazusu şudur:
“Ben neyim?” sorusuna büyük bir cevap bulmaya çalışmak yerine, yalnızca insan olduğunu kabul etmek.
Çünkü bazen bir yere konumlanmamak kaybolmak değildir.
Bazen bütün haritaları reddedip insan kalabilmektir.