Değer kavramı insan topluluklarının hayatına ne zaman girmiştir? Büyük ihtimalle bunun mülkiyet kavramıyla bir ilişkisi vardır. Bana göre insan, kaybetmekten korktuğu bir şeye sahip olduğunda ona değer biçmeye başlar. Sahip olunan şeyin kaybedilme ihtimali, ona verilen değeri de artırır.
İki türlü değer kavramından söz edebiliriz: Birincisi, insanın kendi ürettiği değerler; ikincisi ise toplumun ürettiği değerler. İşin ironik yanı, kişinin kendi değerleri ile toplumsal değerlerin çatışmasına çoğu zaman izin verilmemesidir. Peki insan, kendi değerlerini toplumsal değerlerin dışında oluşturabilir mi? Daha da önemlisi, aynı kelimeler herkes tarafından aynı şekilde algılanır mı?
Konuyu biraz daha ileri götürelim. Değerlere yüklenen anlam, coğrafyalara ve toplumlara göre de farklılaşır. Bu durum, insanlığı ortak değerler oluşturma konusunda zaman zaman kabiliyetsiz bırakır.
Tam burada Nietzsche’ye kulak verelim. Nietzsche’nin düşüncesinin özetiyle, kendi değerlerini yaratamayan insan, başkalarının belirlediği değerlerin kölesi hâline gelir.
İşte insanı değersizleştiren durum da burada ortaya çıkar. Değerler adına kendini feda eden, hatta bu fedakârlığı nedeniyle yüceltilen insanlar vardır. Fakat insanın kendi değerlerini oluşturma hakkı elinden alındığında, değer artık insanı yücelten değil, onu yöneten ve gerektiğinde feda eden bir araca dönüşebilir.

Ahlâk ne demektir? Sözlük tanımına bakalım: “Bir toplum içinde kişilerin uymak zorunda oldukları davranış biçimleri, kurallar, huylar ve aktöre.”
Bu tanım bile bireyi öne almıyor; daha çok toplumun koyduğu kurallardan söz ediyor. Toplumun kurallarına uymayan insanı ise adeta yok sayıyor.

Britannica’daki ahlâk anlayışını yapay zekâya sorduğumda karşıma çıkan tanım da benzer bir noktaya işaret ediyor: İnsanların nasıl yaşamaları gerektiğine ilişkin, genellikle bir grup tarafından ortaklaşa benimsenen inançlar ve kurallar bütünü. Burada da birey bir kenara itiliyor; ahlâk, yine grubun ortak kabulleri üzerinden tanımlanıyor.
Herhâlde bu tanımların çoğu Nietzsche’ye saçını başını yolduracaktır.
Ahlak'in alt bileşenleri; Namus, dürüstlük, adalet, merhamet, aile, bayrak, şehitlik... Bunların hepsi toplumsal değerler olarak karşımıza çıkar. Fakat bu kavramların içi, her toplumda ve hatta aynı toplum içinde farklı insanlar tarafından farklı biçimlerde doldurulur.
Daha da önemlisi, değerleri korumak ya da onlara sahip olmak adına insanlardan canlarını vermeleri istenir. İnsan can verirken çoğu zaman politikacılar tarafından kullanılan bir araca dönüşür.

Amerika Birleşik Devletleri Afganistan’da Taliban’a karşı savaştı. Binlerce Amerikan askeri ve çok daha fazla Afgan hayatını kaybetti. Sonunda ABD Afganistan’dan çekildi. Vietnam’da da benzer bir hikâye yaşandı. Peki geriye ne kaldı?
Ölenler boşuna mı öldü? Neden oradaydılar?
İşte insanı değersiz kılan şey tam da burada başlıyor: İnsan, kendisine ait olup olmadığını sorgulama fırsatı bulamadığı bir değerler sisteminin uğruna hayatını feda edebiliyor. Başkalarının belirlediği ve inandırdığı ahlâk ve değer anlayışının bedelini kendi hayatıyla ödeyebiliyor.
Bugün aynı soruların farklı coğrafyalarda yeniden karşımıza çıktığını görüyoruz. İran vuruluyor, Gazze harabeye çevriliyor. Herkes kendisine sormalı: Hangi değerler uğruna?

Eğer “namus” denilen değer yalnızca kadının iffeti üzerinden ölçülen bir sığlığa indirgeniyorsa, orada insanın ne kadar değersizleştirildiğini görürsünüz.

Eğer adalet yalnızca güçlü olanın adaleti hâline geliyorsa, merhamet yalnızca bize benzeyenlere gösteriliyorsa, şehitlik sorgulanamaz bir itaate dönüşüyorsa, aile insan hayatından daha değerli kabul ediliyorsa, artık değerler insanı yüceltmekten çıkmış demektir.
O hâlde asıl sorulması gereken şudur:
Değerler insan için mi vardır, yoksa insan değerler için mi?
İnsanı merkeze almayan, bireyin düşünme ve sorgulama hakkını tanımayan her değer sistemi, en kutsal kavramların arkasına saklanarak insanı değersizleştirebilir.
Belki de mesele değerlerin varlığı değil, değerlerin insan karşısındaki konumudur.
Çünkü insanı korumayan, insanı özgürleştirmeyen, insanın hayatını ve onurunu merkeze almayan değerler; ne kadar kutsal ilan edilirse edilsin, sonunda insanı kendi değerlerinin kurbanına dönüştürür.
Ve belki de bütün tartışmanın özü şu cümlede saklıdır:
İnsanı odağına alan bir değerler sistemi olmadıkça, değerler insanı değersizleştirir.