
Bazı çocuklar vardır; yaşları küçüktür ama gönülleri kocamandır. Onların yüzlerinde masumiyet, sözlerinde edep, davranışlarında ise güzel ahlâk vardır.
İşte Ömer de böyle bir çocuktu.
Mahallesinde güler yüzü, dürüstlüğü ve büyüklerine gösterdiği saygıyla tanınırdı.
Yatılı Kur’an kursunda aldığı terbiye, ibadetlerine gösterdiği hassasiyet ve güzel ahlâkı sebebiyle çevresindekiler ona sevgiyle “Küçük Takva” derlerdi.
Ömer’in gönlünde ise yıllardır büyüttüğü bir hasret vardı:
Kâbe’yi görmek…
Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) doğup büyüdüğü, vahyin ilk ışıklarının parladığı ve İslâm’ın kalbinin attığı mübarek beldelere gitmek…
Bir gün ailesi ona hayatının en güzel müjdesini verdi:— Ömer, hazırlan! Umreye gidiyoruz.
Ömer’in gözleri sevinçten parladı. O gece heyecandan uyumakta zorlandı. Günler boyunca umrenin adabını öğrendi, dualarını gözden geçirdi.
Fakat aslında onun hazırladığı sadece bavulu değildi.Kalbini hazırlıyordu.
Uçak mikat sınırına yaklaşırken Ömer ihramına büründü.
Beyaz ihram örtülerine bakarken düşündü:
İhram yalnızca üzerime giydiğim iki parça bez değil. Bundan sonra dilimi kötü sözlerden, kalbimi kötülüklerden, ellerimi incitmekten korumalıyım.
Gözlerini kapattı ve niyet etti:
Allah’ım! Senin rızan için umre yapmaya niyet ettim. Onu bana kolaylaştır ve benden kabul eyle.
Sonra uçakta telbiye sesleri yükselmeye başladı:
Lebbeyk Allahümme lebbeyk…
Ömer’in küçük kalbi, bu büyük davete cevap veriyordu.
Bir beyaz örtüye büründü,
Gönlü Hakk’a yöneldi.
Lebbeyk dedi küçük Ömer,
Kalbi nura bezendi.
Gece yarısını geçmişti.Mekke’ye ulaşan Ömer, babasının elini sımsıkı tuttu. Mescid-i Haram’ın kapısından içeri girdiklerinde heyecanı daha da arttı.
Başını öne eğmiş bir şekilde yürüyordu.
Babası yavaşça:— Şimdi başını kaldır Ömer, dedi.
Ömer başını kaldırdı.
Ve karşısında, siyah örtüsüne bürünmüş Kâbe-i Muazzama duruyordu.
Bir an donup kaldı.
Sanki zaman durmuştu.
Gözlerinden yaşlar süzüldü. O ana kadar zihninde hayal ettiği Kâbe, şimdi karşısında bütün heybetiyle duruyordu.
Ömer ellerini açtı.
Kendisi için dua etti.
Annesi ve babası için dua etti.
Arkadaşları için dua etti.
Ve sonra gönlünden geçen en güzel duayı yaptı:
“Allah’ım, dünyadaki bütün masum çocukları koru.”
Ömer, Kâbe’nin etrafındaki büyük insan deryasına katıldı.
Yedi şavt boyunca dua etti, zikretti ve Rabbini andı.
Kalbindeki heyecan, yorgunluğunu unutturuyordu.
Tavafını tamamladıktan sonra Hz. İbrahim’in makamının arkasında iki rekât namaz kıldı. Ardından Zemzem’den kana kana içti.
O an babasına dönerek:— Baba, dedi. Zemzem gerçekten çok güzelmiş.
Babası tebessüm etti:— Oğlum, asıl güzelliği susuzluğu gidermesinde değil; bize Allah’ın lütfunu ve Hz. İbrahim ile Hz. İsmail’in hatırasını hatırlatmasındadır.
Ömer başını salladı.
Gönlüne bir bilgi daha yerleşmişti.
Sonra Safa ile Merve arasında sa’y başladı.
Ömer her adımında Hz. Hâcer validemizi düşündü.
Bir annenin, yavrusu Hz. İsmail için su arayışını…
Ümitsizliğe kapılmadan Allah’a güvenişini…
Ve Rabbimizin o samimi gayreti nasıl rahmete dönüştürdüğünü…
Ömer’in küçük ayakları yorulsa da gönlü yorulmuyordu.
Safa’dan Merve’ye yürürken,
Hâcer’i andı Ömer.
Rabbim kulunu bırakmaz,
Dedi, güçlendi gönüller.
Sa’y tamamlandıktan sonra saçından bir miktar kestirdi ve ihramdan çıktı.
Umresi tamamlanmıştı.
Fakat Ömer biliyordu ki asıl yolculuk şimdi başlıyordu.
Çünkü Mekke’den ayrılmak, Kâbe’den öğrendiklerini hayatından çıkarmak demek değildi.
Günler sonra Ömer, Medine-i Münevvere’ye ulaştı.
Mescid-i Nebevî’nin yeşil kubbesini gördüğünde kalbi yeniden titredi.
Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) huzurunda büyük bir edep ve hürmetle selâm verdi.
O anda içinden şöyle geçirdi:Ya Rabbi! Bana güzel ahlâkı sevdir. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) sünnetine uygun yaşamayı nasip et.
Ömer’in gözleri yine dolmuştu.
Çünkü artık anlıyordu:
Umre yalnızca kutsal beldeleri görmek değildi.
Umre; insanın kendisine dönmesi, kalbini temizlemesi ve hayatını güzelleştirmesiydi.
Mübarek beldelerden ayrılma vakti geldiğinde Ömer’in gönlü hüzünle doldu.
Kâbe’den ayrılıyordu.
Medine’den ayrılıyordu.
Fakat kalbinde bambaşka bir zenginlikle memleketine dönüyordu.
Artık Ömer aynı Ömer değildi.
Yüzündeki tebessüm daha anlamlı, davranışları daha ölçülü, duası daha derindi.
Mahalleye döndüğünde onu görenler:— Küçük Takva gelmiş! diye sevindiler.
Ama Ömer sadece tebessüm etti.
Çünkü o artık biliyordu:
Takva, bir insanın kendisine verilen bir isim değil; hayatı boyunca taşımaya çalıştığı güzel bir emanetti.
Kâbe’yi gördü gözleri,
Nurla doldu özleri.
Umre bitti, yol bitmedi,
Hakk’a döndü sözleri.
Medine’de verdi sözün,
Güzel olsun hâlin, özün.
Küçük Takva diye anıl,
Temiz kalsın daim gözün.
Belki Ömer daha çocuktu.
Ama kalbinde büyük bir sevda taşıyordu.
Kâbe sevgisi…
Peygamber sevgisi…
Güzel ahlâk sevgisi…
Ve Rabbine yakın olma arzusu…
Rabbim bizlere ve bütün yavrularımıza Kâbe-i Muazzama’yı görmeyi, Mescid-i Nebevî’de Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) selâm vermeyi, o mübarek beldelerin maneviyatını gönüllerimizde taşımayı ve hayatımız boyunca güzel ahlâktan ayrılmamayı nasip eylesin.
Allah’ım, yavrularımızı Kur’an’ın nuruyla, güzel ahlâkın güzelliğiyle ve Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) sevgisiyle büyüt.
Âmin.
HİDAYET DOĞAN OSMANOĞLU
TC.Kul.ve Turizm Bak.Halk Şairi