1071’den 1922’ye, 1922’den bugüne uzanan değişmeyen irade. Bazı tarihler vardır, üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin unutulmaz. Çünkü o tarih sadece takvimde bir günü göstermez. Bir milletin hafızasında yer eder.
30 Ağustos 1922 de bizim için böyle bir tarihtir. Bugün sadece bir zaferin yıl dönümünü kutlamıyoruz. İşgal altında bırakılmak istenen bir milletin nasıl ayağa kalktığını, nasıl kenetlendiğini ve şartlar ne kadar ağır olursa olsun bağımsızlığından vazgeçmediğini hatırlıyoruz. 30 Ağustos, Büyük Taarruz’un ve Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nin zaferle sonuçlandığı ve Mehmetçiğin süngüsünün yenilmezliğinin günüdür.
Çünkü bu milletin tarihine biraz geriye doğru baktığımızda, farklı dönemlerde aynı iradenin farklı şekillerde ortaya çıktığını görürüz. Bunun en güzel sembollerinden biri de attır. Türk için at hiçbir zaman yalnızca bir ulaşım aracı olmadı. Bozkırda yol arkadaşıydı, savaş meydanında yoldaştı. Uzun yolları aşarken insanın en büyük yardımcısıydı. Türklerin hareketli hayatında ve savaş kültüründe atın ayrı bir yeri vardı. Atın kuyruğunun bağlanması da zamanla bu kültürün sembollerinden biri hâline geldi. Eski Türk kültüründe izlerine rastlanan, Dede Korkut anlatılarında farklı şekillerde karşımıza çıkan bu uygulamanın elbette pratik tarafı da vardı. Ancak savaş ve sefer kültürü içerisinde bunun anlamı zamanla genişledi.
Atın kuyruğunu bağlamak, bir bakıma “Hazırım” demekti. Daha da önemlisi, “Yola çıktım ve geri dönmeyeceğim” anlamını taşıyan güçlü bir sembole dönüştü. Bu sembolün akıllarda en çok yer eden örneklerinden biri 1071 Malazgirt’te karşımıza çıkar. Sultan Alparslan’ın, Bizans ordusuyla karşılaşmadan önce atının kuyruğunu bağladığı ve savaşa hazırlandığı tarihî anlatılarda aktarılır. 26 Ağustos 1071’de başlayan savaşın sonucunu hepimiz biliyoruz.
Malazgirt kazanıldı. Fakat Malazgirt’in anlamı sadece bir savaşın kazanılmasından ibaret değildi. Anadolu’nun Türk yurdu hâline gelmesinin önünü açan büyük bir dönüm noktasıydı. Aradan yüzyıllar geçti. Devletler değişti, sınırlar değişti, savaşların şekli değişti. Ama bazı semboller hafızada yaşamaya devam etti.
Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın Malazgirt’te söylediği “Atımızın kuyruğunu bağladık” sözü de işte bu tarihî hafızanın bugüne taşınmış hâlidir. Bu sözün ne anlama geldiğini de şöyle açıklamıştı:
“Bir sefere çıktığımız zaman, bir yola baş koyduğumuz, bir işe giriştiğimiz zaman atımızın kuyruğunu bağlarız. Bunu ne olursa olsun geri dönmeyeceğimizi, sonuna kadar gideceğimizi anlatmak için yaparız.” Ardından Türkiye’nin bugün önüne koyduğu hedeflerden söz etti ve “Türkiye Yüzyılı’nı inşa etmek için atımızın kuyruğunu bağladık” dedi.
Terörsüz Türkiye ve terörsüz bölge hedeflerini de bu kararlılığın içerisinde ifade etti. Sözün özü şuydu: Bir hedef belirlenmişse, yola çıkılmışsa artık geriye bakmadan yürümek gerekir.
Şimdi 1071’den 1922’ye gelelim. İki tarih arasında tam 851 yıl var. Elbette bu iki savaş aynı değildi. Alparslan’ın karşısındaki ordu başka, Mustafa Kemal’in karşısındaki ordu başkaydı. Kullanılan silahlar farklıydı. Dünyanın şartları farklıydı. Savaşın yöntemi bile değişmişti. Ama insanın aklına ister istemez şu soru geliyor: Bunca şey değişirken ne değişmedi? Cevabı aslında çok açık. Vatan söz konusu olduğunda geri adım atmamak.
26 Ağustos 1922’de Türk ordusu Büyük Taarruz’u başlattığında ordunun başında Gazi Mustafa Kemal Paşa vardı. Türk ordusu, işgal altındaki vatan topraklarını kurtarmak ve milletin bağımsızlığını yeniden tesis etmek için harekete geçti. Birkaç gün sonra, 30 Ağustos’ta Başkomutanlık Meydan Muharebesi kazanıldı. O gün yalnızca düşman ordusu yenilmedi. Bir milletin “Ben bağımsız yaşayacağım” iradesi de bütün dünyaya gösterildi.
30 Ağustos’u sadece silahların gücüyle açıklamak doğru olmaz. Ortada büyük bir askerî plan vardı. Disiplinli bir ordu vardı. Fedakâr askerler vardı. Kararlı komutanlar vardı. Ve bütün bunları doğru zamanda doğru şekilde yöneten bir Başkomutan vardı: Gazi Mustafa Kemal Atatürk. 26 Ağustos’ta başlayan Büyük Taarruz, 30 Ağustos’ta kesin bir zafere dönüştü.
Sonrası ise hepimizin bildiği gibi geldi. 9 Eylül’de İzmir kurtarıldı. Mudanya Ateşkes Antlaşması yapıldı. Ardından Lozan geldi. Ve 29 Ekim 1923’te Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. Yani 30 Ağustos’ta kazanılan zafer, yalnızca savaş meydanında kalmadı. Bağımsız bir devletin kuruluşuna giden yolu açtı.
Bugün “Atımızın kuyruğunu bağladık” dediğimizde aslında yalnızca eski bir gelenekten söz etmiyoruz. Bir tarihî hafızadan söz ediyoruz. Kaşgarlı Mahmud’un eserlerinden Dede Korkut anlatılarına, eski Türklerin savaş kültüründen Selçuklu dönemine, Alparslan’ın Malazgirt’inden Mustafa Kemal Atatürk’ün Büyük Taarruz’una kadar uzanan bir hafızadan...
Elbette bugün 1071’deki gibi savaşmıyoruz. Bugünün dünyası başka. Silahlar başka, savaşlar başka, tehditler başka. Fakat vatan söz konusu olduğunda gösterilen iradenin değeri hâlâ aynı. 1071’de Anadolu’nun kapıları açıldı. 1922’de Anadolu’nun bağımsızlığı kesinleşti. Bugün ise Türkiye kendi geleceğini kendi iradesiyle şekillendirme mücadelesini sürdürüyor.
Bence 30 Ağustos’un bize anlatacağı en önemli şeylerden biri şu: Bir milletin gücü yalnızca sahip olduğu silahlarda değildir. Asıl güç, zor zamanda ne yapacağını bilmekte; gerektiğinde kenetlenmektedir. Büyük Taarruz’da Türk milletinin yaptığı da buydu. Hedef belliydi: Bağımsızlık. Bugün bize düşen ise 30 Ağustos’u sadece törenlerde hatırlamak değildir. Bu büyük mirası korumak, Cumhuriyet’i daha güçlü, daha güvenli, daha müreffeh ve daha ileri bir Türkiye olarak gelecek nesillere bırakmaktır.
1071’de Alparslan’ın ordusuyla başlayan Anadolu yürüyüşü, 1922’de Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarının zaferiyle bağımsızlıkla taçlandı. Aradan geçen yüzyıllar bize önemli bir gerçeği gösterdi: Türk milletinin kaderini başkaları yazamaz. Bu millet gerektiğinde tarihin en zor sayfalarını kendi iradesiyle yeniden yazmasını bilir. Bugün de geçmişten aldığımız güçle geleceğe yürüyoruz. Ve o kadim sembolü yeniden hatırlıyoruz: Atın kuyruğu bağlandıysa, yolculuk başlamıştır. Hedef belliyse, geri dönüş yoktur. Çünkü 30 Ağustos yalnızca kazanılmış bir savaşın yıl dönümü değildir. 30 Ağustos, Türk milletinin bağımsızlık iradesinin, mücadele azminin ve zor şartlar karşısında teslim olmayan karakterinin adıdır.
Türk askeri yorulur. Ama vazgeçmez. Türk milleti sınanır. Ama teslim olmaz. Çünkü bu topraklarda Mehmetçiğin cesareti kadar, Türk milletinin iradesi de vardır. Ve o irade, dün olduğu gibi bugün de bizim en büyük gücümüzdür. Başta Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, İstiklal Harbi’nin bütün kahramanlarını, aziz şehitlerimizi ve kahraman gazilerimizi rahmet, minnet ve saygıyla anıyorum.
30 Ağustos Zafer Bayramımız kutlu olsun.
Zaferler hep bizimle olsun.