İnsan, yaşadığı çağın içinde kendi hâlince bir ömür sürer; kimi zaman sessiz, kimi zaman iz bırakarak. Kimisi büyük başarılarla anılır, kimisi de ardında ne övgü ne de yergi bırakmadan çekip gider. Böyle insanlar için çoğu zaman "Suya sabuna dokunmadan yaşadı ve gitti." denir. Belki sıradan bir hayat yaşamışlardır ama en azından kimseye zarar vermemiş, kimsenin güvenini boşa çıkarmamışlardır. Günümüz şartlarında bu bile küçümsenecek bir özellik değildir.
Benim insanlarda en çok önem verdiğim özellik güvenilir olmalarıdır. Çünkü güven, insan ilişkilerinin temelidir. Bir insanın gerçek karakteri; makamı, serveti ya da başarılarıyla değil, kişisel çıkarı söz konusu olduğunda nasıl davrandığıyla anlaşılır. Menfaati uğruna dostunu satan, hakkı eğip büken, yalanı alışkanlık hâline getiren kişi, aslında önce kendi karakterini tüketmektedir.
Son zamanlarda çevreme baktıkça büyük bir hayal kırıklığı yaşıyorum. Bir zamanlar insanı yücelten pek çok erdem sanki değerini kaybetmiş gibi. Dürüstlük, vefa, vicdan, sözünde durmak, emanete sahip çıkmak... Bunlar artık birçok insan için birer yük gibi görülüyor. Oysa insanı insan yapan tam da bu değerlerdir. Karakterini çıkarlarına teslim etmiş insanların hayatlarına baktığımda içimde tarifsiz bir burukluk oluşuyor. Çünkü görüyorum ki asıl kaybeden onlar değil, onlardan sonra gelecek nesillerdir.
İnsan malını, mülkünü, servetini çocuklarına bırakabilir. Fakat onlara bırakılacak en büyük miras sağlam bir karakterdir. Eğer bu miras çürümüşse, geriye yalnızca acı, güvensizlik ve vicdan yükü kalır. Evlatlar, anne ve babalarının sadece soyadını değil, çoğu zaman ahlaki mirasını da taşırlar.
İnsan neden bozulur? Güç mü bozar, para mı, makam mı, yoksa kontrolsüz hırs mı? Belki de bunların hiçbiri tek başına suçlu değildir. Asıl bozulma, insanın vicdanıyla arasına mesafe koyduğu gün başlar. Bir yalanı küçük görerek, bir haksızlığı kendine hak sayarak, bir ihaneti "herkes yapıyor" diye meşrulaştırarak...
Bozulmuş insanın zararı yalnızca kendisine değildir. Nasıl çürüyen bir meyve bulunduğu sepetteki diğer meyveleri de bozar, karakteri bozulan insan da bulunduğu aileyi, iş yerini, dost çevresini ve sonunda toplumu etkiler. Daha kötüsü, bozulma cezasız kaldığında normalleşmeye başlar. İşte o zaman toplumsal çürümenin önüne geçmek neredeyse imkânsız hâle gelir.
Tarih bunun örnekleriyle doludur. Nice medeniyetler sadece ekonomik ya da askerî sebeplerle değil, ahlaki çöküşleri nedeniyle de yıkılmıştır. Efsaneler, kutsal metinler ve tarih kitapları; adaleti kaybeden, zulmü normalleştiren ve vicdanını susturan toplumların sonunu anlatır.
Oysa bizim kültürümüz bambaşka hikâyelerle büyüdü. İlk siftahını yaptıktan sonra müşterisini komşu dükkâna gönderen esnafı dinledik. Kapısını hiç tanımadığı bir "Tanrı Misafiri"ne açan insanları örnek aldık. Hak yememeyi, emanete ihanet etmemeyi, komşusunun derdiyle dertlenmeyi erdem bildik. Bu değerler bizi millet yapan görünmez harçtı.
Peki bugün ne oldu? Nasıl oldu da birbirimize güvenmekte zorlanır hâle geldik? Neden bir söz verildiğinde önce şüphe ediyor, bir iyilik gördüğümüzde altında çıkar arıyoruz? Belki de en büyük kaybımız para değil, makam değil; birbirimize duyduğumuz güvendir.
Yine de umutsuz değilim. Çünkü hâlâ doğruluktan vazgeçmeyen insanlar var. Kimsenin görmediği yerde de dürüst kalanlar, hakkı olmadığı bir lokmaya el uzatmayanlar, vicdanını menfaatine satmayanlar, iyilik yapmayı zayıflık değil insanlık sayanlar var.
Dünya belki onların omuzlarında dönmüyor ama insanlık onların sayesinde ayakta kalıyor.
Bugün en büyük cesaret, iyi kalabilmektir. En büyük zenginlik ise güvenilir bir insan olarak anılabilmektir.
Ve ben, bütün olumsuzluklara rağmen, bozulmadan yaşamayı seçen, iyilikte direnen, vicdanını kaybetmeyen bütün güzel insanları saygıyla selamlıyorum.