Kim ne der, ne düşünür bilmem... Bazı bilenler, insanın yaş aldıkça gözünün hep geriye kaymasını bir "yaşlılık belirtisi" olarak görmez, "sadece geçmişe duyulan bir özlem" der geçerler. Bence işin aslı pek öyle değil. İnsan yaş alıp hayatta kıdem bastıkça, bugünden başlayarak hatırlayabildiği en eski zamana kadar bir yolculuğa çıkıyor zihninde. Ve evet, çoğu zaman da derin bir özlem duyuyor. Geçmişinde acısı çok olanın bu özlemi buruk hatıralarla yad etmesi de hayatın cilvesi, gayet doğal...
Yaş ilerleyince, heybede biriken anıların yükü de hacmi de büyüyor haliyle. Bazılarını tamamen unuttuk sanıyoruz, bazıları ise zihnimizin başköşesinden hiç inmiyor. Bazıları da tıpkı bugünlerde olduğu gibi, hayatımıza teğet geçen küçücük bir anla, bir rüzgarla yeniden uyanıveriyor.
Bugünlerde havalar malum; sıcaklar mevsim normallerinin epey üzerinde seyrediyor. Hele Avrupa üzerinden gelen o son sıcak hava dalgası, adeta yurdun dört bir yanını kavuruyor. İşte böyle bunaltıcı bir günün akşamüstünde, bizim memlekette hava aniden bozdu, hafif bir rüzgar çıkıverdi. Biz ailece öyle pek balkon meraklısı insanlar değilizdir aslında. Ama o rüzgarın serinliğini yüzümüzde hissetme temennisiyle, kendimizi adeta balkona attık.
Çatıların üzerinden ufka doğru baktığımızda, en az dört ayrı renge bürünmüş, gökyüzünde şekilden şekle giren bulutlar dikkatimizi çekti. O an, zaman benim için durdu ve beni çok gerilere, çocukluğuma götürdü...
Ben ilkokul üçüncü sınıfa kadar köyde okudum. Şimdilerde elektrikler bir saat kesilse ya da sular bir gün akmasa hayatın durduğunu sanıyoruz ya; işte öyle değildi o zamanlar. Elektrik zaten hiç yoktu köyümüzde. Radyomuz pilli, kandilimiz yağlıydı. Buzdolabımız ise evimizin kuzey cephesine bakan, içeri hiç ışık almadığı için hep serin kalan ve bizim "karanlık oda" dediğimiz o odadan ibaretti.
İşte o yıllarda, kerpiç evimizin önünde —o zamanlar 'yazlık' dediğimiz, şimdinin balkonu olan alanda— benden bir yaş büyük ablamla tam da böyle bulutlu bir gün yaşamıştık. Yine birkaç renk iç içe geçmiş, bulutlar gökyüzünde adeta dans ediyordu.
Hani o dönemlerde köyümüzün üzerinden geçen uçaklara el sallayıp, gurbetteki yakınlarımıza selam gönderirdik ya... İşte tam da o çocuk aklımızla, başladık bulutlardan şekiller üretmeye.
Meğer o bulutların içinde ne çok şey saklıymış!
Kah yünleri her yerini kaplamış bir kuzu gördük, kah bir horoz... Birimiz bulutta uçak hayal etti, birimiz kanatlarını sonuna kadar açmış bir kuş. Sadece ders kitaplarında resmini gördüğümüz o devasa denize benzettik bulutları; bazen de köyün içinden geçen dereye ve üzerindeki köprüye... Belki de en komiği —ki benim o zamanlardan belliymiş göbekli olacağım— tencerede kaynayan bir yemek hayal etmemdi o beyaz kümelere bakarak. Araba, oyuncak bebek, köyde hiç görmediğimiz o fiyakalı bisikletler, salkım salkım üzümler, hatta evimizde yeni yavrulayan kedimiz bile yerini aldı bulut hayallerimizde.
Yıllar sonra, bu sıcak havada balkona esen o hafif rüzgarla birlikte, bu kez atmışını geçmiş bir adam olarak yeniden baktım gökyüzüne. Ne acı ki, kurduğum bulut hayallerinde çocukluğumu ansam bile, o bulutu bir daha göremedim.
Bulutlar mı değişti? Hayal gücümüz mü eskidi? Yoksa onca yaşanmışlığın, dert tasanın içinde artık hayal kurma yeteneğimizi mi kaybettik bilmiyorum... Ama eskisi gibi değildi bulutlar.
Benden yaşça kıdemli olanlar bu muhasebeyi ne ölçüde yapar bilmem ama, benim yaşça çömezlerime, genç kardeşlerime naçizane bir tavsiyem var:
Hayal kurun. Kurmaya devam edin ve ne olursa olsun vazgeçmeyin. Hayalinizi hakkını vererek yaşayın. Hele gökyüzünde şekilden şekle giren bir bulut yakalarsanız, sakın kaçırmayın. Çıkın o hayal yoluna; ama yürümeyin, koşun hayal kurarken!
Zira hayat, tam da Resulüllah (sav) Efendimizin buyurduğu kadar kısa ve gelip geçici:
"Benim dünya ile ilgim ne kadar ki? Ben bu dünyada bir ağacın altında gölgelenen, sonra da oradan kalkıp giden binitli bir yolcu gibiyim."
O ağacın gölgesindeyken, gökyüzünün tadını çıkarmayı unutmamak duasıyla...
Muhabbetle…