Bazı yolculuklar vardır; insanı bir şehirden başka bir şehre götürür. Bazı yolculuklar da vardır ki insanı kendisine götürür. Umre işte böyledir…
Mekke’de, Medine’de, o mübarek beldelerde bazen bir dağın eteğinde durursunuz. Bir rehberin sesi duyulur:
“Şimdi gözlerinizi kapatın…” Ve insan gözlerini kapattığında aslında kalbi görmeye başlar.
Sevr Dağı’nda Hz. Ebubekir gelir akla. Bir dost düşünürsünüz; korkunun en ağır anında bile sadakatinden vazgeçmeyen bir dost. Mağaranın karanlığında bile Peygamberine omuz olan bir yürek. O an insan kendi vicdanına döner: “Ben dostluğumda ne kadar samimiyim? Ben sevdiklerimin yanında ne kadar sağlam durabiliyorum?”
Hira’da başka bir sessizlik karşılar insanı. Orada beklemek vardır. Sabır vardır. Hakikati aramak vardır. Peygamber Efendimiz(sav)’in yalnızlık içinde Rabbine yönelişi vardır. İnsan Hira’da şunu anlar: Beklemek bazen kaybetmek değil, hazırlanmakmış. Ve gerçekten beklediğini bulanlar, sabretmesini bilenlermiş.
Uhud’a vardığınızda ise rüzgâr başka eser. Sanki toprağın altında hâlâ şehadet kokusu vardır. Hz. Hamza gelir akla. Yiğitliğiyle, mertliğiyle, Allah yolunda dimdik duran vakarıyla. Uhud insana şunu öğretir: Güç, sadece kuvvetli olmak değildir; hak bildiğin yolda bedel ödeyebilmektir.
Ve sonra Kurban Bayramı gelir…
O zaman insan sadece kesilen kurbanı düşünmez. Asıl kurban edilmesi gerekenin; kibir, nefis, hırs ve dünya tutkusu olduğunu anlar. Kurban denilince akla önce teslimiyet gelir. Hz. İbrahim gelir…
Bir baba düşünün. Yıllarca hasretle beklediği evladını, Rabbinden gelen emir karşısında tereddütsüz kurban etmeye yürüyen bir peygamber. Çünkü o biliyordu: Allah’ın emrinin önünde insanın arzusu susmalıydı.
Sonra Hz. Hacer gelir akla. Bir anne. Yüreği evladıyla atan bir anne. Ama o da ilahi emrin karşısında teslimiyet gösterir. Çünkü gerçek iman bazen gözyaşını içine akıtabilmektir.
Ve Hz. İsmail. Belki de kıssanın en derin tarafı budur. Bir evlat düşünün;
Babası ona gördüğü rüyayı anlattığında isyan etmiyor. “Neden ben?” demiyor. Kaçmıyor. Direnmiyor. Boynunu Allah’ın emrine teslim ediyor ve şöyle diyor:
“Babacığım, emrolunduğun şeyi yap. İnşallah beni sabredenlerden bulacaksın…”
İşte kulluk budur. İşte teslimiyet budur. İşte iman budur.
Bugün bizler kurban keserken aslında Hz. İbrahim’in tevekkülünü, Hz. Hacer’in sadakatini ve Hz. İsmail’in teslimiyetini anlamaya çalışıyoruz. Çünkü kurban sadece bir ibadet değildir; insanın Rabbine verdiği sözün yenilenmesidir.
Bugün dünya; sadakati unuttuğu için Sevr’e, sabretmeyi unuttuğu için Hira’ya, cesareti kaybettiği için Uhud’a, teslimiyeti unuttuğu için de Hz. İbrahim’in o büyük imtihanına muhtaçtır.
Belki de bu yüzden o beldelerde bazı hocalar: “Gözlerinizi kapatın…” der. Çünkü insan bazen gözlerini kapattığında hakikati daha iyi görür.
Ne mutlu Hz. İbrahim gibi teslim olabilenlere, Ne mutlu Hz. İsmail gibi sabredebilene, Ne mutlu Hz. Hacer gibi tevekkül edebilene.
Selam ve muahbbetle…