Eskiler, yenilerin hızında kaybolan o kadim tadı ararken aslında sadece geçmişi özlemiyorlar; o geçmişin içindeki emeği, sabrı ve bereketi arıyorlar. Bugün her şeyi saniyeler içinde öğüten mikserlerin, her bilgiyi önümüze seren internet arama motorlarının dünyasında yaşıyoruz.
Modern insan, bir "tık" ile her şeye ulaşıyor ama ulaştığı hiçbir şey ona içsel bir tatmin vermiyor. Tıpkı arama motoruna yazınca karşımıza sadece süslü bir sunum olarak çıkan "Dibek Kahvesi" gibi... Oysa bizim kuşağımız ve bizden öncekiler için dibek; bir kahve kokusundan çok daha ötesiydi. O, rızkın, sabrın ve adanmışlığın taştan gövdesiydi.
Genellikle köy evlerinin bahçesinde duran, tek pare taştan oyulmuş o devasa dibeklerin etrafına temiz örtüler serilir, içine buğdaylar dökülürdü. Sonra kalkardı o ağır tahta tokmaklar. Bazen tek bir el, bazen ritim tutan birkaç yürek o tokmakları buğdayın üzerine indirirdi. Etrafa saçılan taneler incitilmeden, kirletilmeden yeniden o oyuğun içine toplanırdı. Ta ki buğday un olana, kıvama gelene kadar...
İşte o dibek, tam olarak bizim hayatımızdır. Ve o dibeğin içine dökülen buğday, bizim ham, sert ve asi nefsimizdir.
Yaradılışın harcı ve nefis mücadelesidir bu dibekte yumuşatılan buğday.
Cenab-ı Hak, insanı en güzel surette (Ahsen-i Takvim) yaratmış, ona Kendi ruhundan üflemiştir. Ancak insan, aynı zamanda çamurdan, yani balçıktan var edilmiştir. Ruhumuz yücelere uçmak isterken, nefsimiz bizi hep toprağa, dünyaya, şehvete ve kibre çekmek ister. Şems Suresi’nde Rabbimiz şöyle buyurur:
"Nefse ve ona birtakım kabiliyetler verip de iyilik ve kötülüklerini ilham edene yemin olsun ki, nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiştir." (Şems, 7-9)
İşte hayat, o sarp kayalardan yontularak hazırlanan dibek taşıdır. Ana babanın dualarıyla, helal lokmayla şekillenen insan, bir yaşa geldiğinde o dibeğin içine bırakılır. Etrafımıza serdiğimiz dünya örtüsünün üzerine parayı, makamı, evladı, bağı, bahçeyi dizeriz. Ama imtihan, dibeğin tam içindedir.
İslam tasavvufunda nefis terbiyesi, bir buğdayın dibekte dövülmesine benzer. Ham bir buğday tanesi, o haliyle ne yenir ne yutulur. Dişe dokunur, serttir, çiğdir. İnsanın nefsi de böyledir; kibirlidir, açgözlüdür, hep daha fazlasını ister. O buğdayın faydalı bir aşa, besleyici bir ekmeğe dönüşmesi için tokmak yemesi şarttır.
Bizim tokmaklarımız ise hayatta karşılaştığımız imtihanlar, dertler, hastalıklar ve kendi irademizle yaptığımız ibadetlerdir. Secdeye giden her baş, nefsin kibrine inen bir tokmaktır. Tutulan her oruç, haramdan sakınılan her nazar, infak edilen her kuruş, o dibekteki buğdayı ezen, onu yumuşatan birer darbedir.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Bedir Savaşı dönüşünde ashabına, "Küçük cihattan büyük cihada, yani nefis mücadelesine dönüyoruz" buyururken, aslında bize her an o dibeğin başında tetikte olmamız gerektiğini ihtar ediyordu.
Aslında sahte dertler ve ansızın gelen hakikat ne dibek bırakır ne buğday.
Bazılarımız nefis tokmaklamaktan yorulur, "ne halin varsa gör" diyerek ipi nefsin eline verir. Nefis ne isterse onu yapar; lüks, şatafat, bitmek bilmeyen dünya hırsı. Kimi kaliteli takım elbisesinin içine ipek kravat bulamadı diye kahrolur, kimi kolundaki altınların azlığından hayıflanır, kimi evinin modelini, arabasının markasını dert eder. Dünya dibeğinin etrafında, buğdayı un etmek yerine, taşın cazibesine kapılıp gideriz.
Sonra hayat, o meşhur ve sarsıcı tokadını indirir. Bütün sahte dertleri, yapay kaygıları tek bir saniyede unutturan o ilahi ikaz gelir.
Benim iki gün önce yaşadığımı yazayım size de dibeğinizdeki nefsiniz ile sizi baş başa bırakayım.
Umre arkadaşım ile plan yaptık bir yerlerde buluşup kahve içecek, sohbet edeceğiz beş altı arkadaş. Ama hayat öyle planı kabul etmiyor işte.
Sabah erken saatte arkadaşım aradı. Bolu’da yaşayan oğlu aramış. Arkadaşın torunu karnım ağrıyor diye rahatsızlanmış. Daha beş yaşında. Hiç bir sağlık sorunu olmayan hareketli bir kız çocuğu. Almış hastaneye götürmüş ana babası. Test, tahlil derken demişler acilen Ankara’ya sevk ediyoruz. Nedir, ne oluyor demeden diyemeden almış gelmişler şehir hastanesine. Doktora ellerindeki kapalı zarfı vermişler doktorun yüzü düşmüş. Tekrar tahlil, test yapılmış. Çok geçemeden ana babaya acı haberi vermek zorunda kalmış doktor.
“ilik kanseri”
Ne zaman oldu, nasıl oldu, ne zaman ilerledi bilinmez. Ancak evresi ilerlemiş bir hastalıkla baş başa kalmışlar. Derhal tedaviye başlamışlar ama doktor her şeye hazırlıklı olun demiş.
Buyurun plan, program, iş, para, aş, makam, mevki.
Rabbimiz Mülk Suresi'nde, "O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır" (Mülk, 2) buyuruyor. Hayat da ölüm de birer uyanış vesilesidir. Biz dünyayı kalıcı sarayımız sanırken, aslında sadece bir gölgelikte konaklayan yolcularız.
Rabbimiz Mülk Suresi'nde, "O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır" (Mülk, 2) buyuruyor. Hayat da ölüm de birer uyanış vesilesidir. Biz dünyayı kalıcı sarayımız sanırken, aslında sadece bir gölgelikte konaklayan yolcularız.
Birkaç on yıl sonra bu satırları yazan da okuyan da bu dünyada olmayacak. Ne dert ettiğimiz faturalar kalacak geriye, ne de gururlandığımız diplomalar. Musalla taşına uzatıldığımızda, arkamızdan sökülüp alınacak tüm dünyalıklar.
O halde gelin, henüz nefes alıyorken, o ilahi ikaz gelip çatmadan önce dibeğimizdeki nefsimizi dövmeye devam edelim. Kulluğun, acziyetin ve teslimiyetin tokmağını hep aynı yere vuralım. Nefsimizin o sert, dik başlı, dünyaperest kabuğunu kıralım, ezelim ve yumuşatalım. Yumuşatalım ki, o sert buğday tanesinden, Rahman'ın huzuruna sunulacak tertemiz, un gibi, bembeyaz bir "Kalb-i Selim" (arınmış bir kalp) çıksın.
Hastalara şifa, dertlilere deva, nefislerine karşı saf tutanlara sabır duasıyla…
Selam ve muhabbetle...