Bazı insanlar vardır; geçtikleri yollarda sadece iz bırakmazlar, o yolları çiçeklendirirler. Bir Ocak ayının serinliğinde, Beytullah’ın hasretiyle çıkılan o kutsal yolculukta, kafilenin hem neşesi hem de sığınağı olan bir isim vardı: Atilla.
Hira’nın zirvesinde bir tevhid sedası oldu Atilla.
Mümin, sadece kendi ibadetiyle meşgul olan değil, çevresine de ruh üfleyendir. Atilla, Hira Dağı’nın o dik yamaçlarında, Efendimiz’e (sav) ilk vahyin indiği o mukaddes zirvede "Allahu Ekber" diye haykırdığında, aslında sadece kendi sesini duyurmuyordu. O nida, dilleri ve renkleri farklı ama kıbleleri aynı olan binlerce umrecinin kalbinde yankı buldu. O an, İslam’ın evrenselliği bir kez daha Atilla’nın sesinde vücut buldu; her ülkeden yükselen "Allahu ekber"ler, Hira’nın kayalarına bir kardeşlik mührü gibi kazındı.
"Hacer"leşen yürekler ve hizmet aşkı vardı attığı her adımda.
Umre bir eğitimdir; Atilla bu okulun en çalışkan talebesiydi. Tavaf alanında hocasının yükünü omuzlayan o edep, Sa’y alanında ise tam bir şefkat abidesine dönüştü. Peygamber Efendimiz’in "İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olanıdır" hadis-i şerifini hal diliyle okudu bizlere.
Yürümekte zorlananların elinden tutarken, onları adeta Hz. Hacer validemizin o telaşlı ama tevekkül dolu adımlarıyla özdeşleştirdi. Eşini, yengesini, Selahattin abiyi ve tüm kafileyi bir anaç kartal gibi kanatları altına alıp koştururken, aslında yorulan bedenleri değil, parlayan ruhları temsil ediyordu.
Gurbetten sılaya uzanan gönül köprüsü kurdu bize.
Mekke ve Medine’den dönünce "ihramı çıkaran" çok olur ama Atilla "ihram ahlakını" üzerinden hiç çıkarmadı. Topraklarımıza döndüğümüzde; Hakkı amcanın yalnızlığını bir telefonla dağıtan, Abdullah’a yazdığı bir mesajla kardeşlik bağını tazeleyen hep oydu. O, sadece bir umre arkadaşı değil, bir "Gönül Mimarı" olduğunu kanıtladı.
Bir sofra ki cennet bahçelerinden bir köşe oldu bu yaşananlar.
Vefa, imandandır. Atilla Bey’in organizasyonuyla bir araya gelen o güzel topluluk, aslında dünya sürgününde bir nefes alma durağıydı.
Murat, Adil, Muharrem ve Latif gardaşarın ikramı göze gönüle ilaç gibi geldi. Selahattin abinin eskilerden muhabbeti başkaydı. Müftü Efendi’nin o hikmetli latifeleri, Şaban, Ayhan ve Mustafa hocaların gök kubbede hoş bir seda bırakan ilahileri, "Şişko" lakabıyla tevazu makamına bürünmeye çalışan bendenizin gönülleri titretme gayretindeki sohbeti...
O gün orada olanlar sadece yemek yemediler; Mekke’nin kokusunu yeniden içlerine çektiler. Gelemeyenlerin telefonla aranması ise, Atilla’nın "biz biriz, beraberiz ve hiçbirinizi unutmadık" deme biçimiydi.
Ebedi bir dua ile günü noktalarken kurduğu o cümle aslında hepimizin ortak tesellisi oldu: "Belki de ebedi âlemde beraber oluruz hak vaki olunca..."
Evet Atilla; sen o samimiyetinle, o bitmek bilmeyen enerjinle ve o nezaketinle bizleri bir araya getiren bir "Cem" sıfatı oldun. Rabbim, bu dünyada Beytullah’ın etrafında cem ettiğin bu güzel topluluğu, ahirette de Liva-ül Hamd sancağı altında, Efendimiz’in (sav) komşuluğunda cem eylesin.
Ömrün uzun, yolun aydınlık, gönlün hep böyle geniş olsun ey yiğit adam!
Mehabettele…