Son günlerde okullarda yaşanan şiddet olaylarının ardından yine aynı tartışma gündemde: Sosyal medya çocukları bozuyor mu?
Kolay bir cevap arıyoruz. Suçu bir yere yükleyip rahatlamak istiyoruz. Bu yüzden parmaklar hızla ekranlara çevriliyor. Oysa insanın aklına ister istemez şu soru geliyor: Biz gerçekten üzerimize düşeni yaptık mı? Bir çocuğa en son ne zaman gerçekten vakit ayırdık? Sadece aynı ortamda bulunmaktan bahsetmiyorum. Televizyonun açık olmadığı, telefonun elde olmadığı, göz göze bakılan, gerçekten dinlenen anlardan söz ediyorum. En son ne zaman bir çocuğa “Bu konuda ne düşünüyorsun?” diye sorduk? Ya da sabırla cevabını bekledik?
Hep söylenir: “Bu nesil her şeyi biliyor.” Doğru değil. Bu nesil her şeye hızlı ulaşıyor. Ama o bilgiyi anlamak, yorumlamak ve ifade etmek bambaşka bir beceri.
Bunu yıllar önce çok daha net görmüştüm.
Meslekte olduğum dönemlerde uzun süreler görevde kaldığım zamanlar oldu. Aylarca evden uzak kaldığım günler… O zamanlar bugünkü gibi telefonlar yoktu. Ne görüntülü konuşma vardı ne de her akşam arayıp hâl hatır sorma imkânı. Ama bir gerçek vardı: Çocuklarım baba figüründen uzak kalmamalıydı.
Ben de kendi yolumu buldum.
Çocuklarımın okul durumuna göre sayfalarca soru hazırlardım. Çok zor sorular değildi. Hatta çoğu, biraz düşününce ya da kitaba bakınca yapılabilecek şeylerdi. Bu soruları izne gelen bir personelle gönderir, cevaplarını da yine izinden dönen bir başkasıyla geri alırdım.
Şimdi dönüp bakınca şunu açıkça söyleyebilirim: Benim derdim o soruların doğru yapılıp yapılmaması değildi. İster yardım alsınlar, ister kitaptan baksınlar… Hiç önemli değildi.
Benim asıl amacım şuydu: “Ben buradayım. Sizi takip ediyorum. Sizinle ilgileniyorum.” Bir çocuğun bunu hissetmesi, bazen en büyük disiplindir.
Aynı yaklaşımı yeğenlerimde de denedim. Onlara seviyelerine göre sorular sorar, kısa cevaplar aldıklarında küçük ödüller verirdim. Ama asıl eğlenceli kısım şuydu: Bazen bir konu verip “Hadi, iki dakika bunun hakkında konuş” derdim.
İnanın, çocukların nasıl bocaladığını görürdünüz.
Ama işin daha ilginç tarafı şu oldu: Aynı soruyu orada bulunan yetişkinlere yönelttiğimde, onların da pek farklı durumda olmadığını gördüm. Bir konu hakkında üç beş dakika düzgün konuşabilmek, düşündüğünü toparlayıp ifade edebilmek o kadar da kolay değildi.
İşte o anlarda çocuklarla birlikte gülüşürdük. Ama o gülüşlerin içinde önemli bir şey vardı: öğrenme.
Yıllar sonra o yeğenlerim büyüyüp iyi yerlere geldiklerinde bana şunu söylediler: “Amca, dayı, seni görünce soru soracaksın diye saklanırdık. Ama senin soruların bizi araştırmaya yöneltti.”
Demek ki mesele sadece öğretmek değilmiş. Merak ettirmekmiş.
Bugün dönüp etrafa baktığımda şunu görüyorum: Çocuklar ekranlara fazla bakıyor, evet. Ama biz de onlara yeterince bakmıyoruz. Onların zihnine, duygusuna, merakına.
Elbette disiplin olacak. Elbette yanlış davranışlara tepki verilecek. Ama sadece yasak koyarak, sadece suçlayarak bir yere varmak mümkün değil. Çünkü çocuk, boşluk bulduğu yere yönelir. Eğer o boşluğu biz doldurmazsak, bir başkası mutlaka doldurur.
Bugün sosyal medyayı konuşuyoruz. Yarın başka bir şeyi konuşacağız. Ama değişmeyen tek bir gerçek var: Çocuk, ilgisizliğin olduğu yerde değil; ilginin olduğu yerde şekillenir.
Belki de artık şu soruyu kendimize daha sık sormamız gerekiyor: “Ben bu çocuğun hayatında gerçekten var mıyım?”
Çünkü mesele sadece çocuk yetiştirmek değil. Mesele, bir insanın hayatına dokunabilmek.
Dua ve muhabbetle…