Geçtiğimiz günlerde umrede kısa bir süre aynı kafilede bulunduğum bir kardeşimle kahve içme fırsatımız oldu. Yaklaşık 150 kişilik grubumuz içerisinde terbiyesi, takvası ve ibadet hassasiyetiyle dikkat çeken birkaç kişiden biriydi.
Kahve masasında önce Kâbe'den söz ettik. Sonra Medine'den, Ravza-i Mutahhara'dan, Peygamber Efendimiz'den (sav) bahsettik. Umre hatıraları birbirini kovalarken sohbet, hiç de şaşırtıcı olmayan bir şekilde Türkiye'nin yakın tarihine geldi.
Karşımda eğitim camiasında görev yapan genç bir kardeşim vardı.
Başörtülüydü.
Ama anlattıkları yalnızca başörtüsü değildi. Öğrencilerinden söz ediyordu.
Bilimden, teknolojiden, yapay zekâdan, uzay çalışmalarından söz ediyordu. Gençlerin geleceğe nasıl hazırlanması gerektiğini anlatıyordu.
Ülkemizin teknolojik yarışta geri kalmaması için öğrencileriyle yaptığı çalışmalardan bahsediyordu. Dinledikçe içimden defalarca “Maşallah” dedim. Sonra düşündüm:
Bir zamanlar bu ülkeye “irtica geliyor” diye korku salanlar, bugün başörtülü bir öğretmenin çocuklara uzay çağını anlatmasını nasıl açıklayacaklar?
Bugün gençlerin önemli bir bölümü o günleri bilmiyor. Bilmesinler de. Ama unutmasınlar. Çünkü bir toplum geçmişini unutursa, aynı hataları başka isimlerle yeniden yaşar.
Bir dönem başörtülü kadınların üniversite kapılarında bekletildiği bir Türkiye vardı. Başörtülü öğretmenin sınıfa girmesinin “irticanın hortlaması” olarak değerlendirildiği günler vardı. Başörtülü kadınların kamu kurumlarında çalışmasının önüne engeller konuluyordu.
Asker eşi başörtülü olan kadınlar vardı. Polis eşi başörtülü olan kadınlar vardı.
Ama bazıları eşlerinin mesleğini bile rahatça söyleyemiyordu. Başörtülü kadınların askeri lojmanlara girmesi sorun oluyordu. Orduevine alınmıyordu. Askerî kantinden alışveriş yapmaları dahi mesele hâline getiriliyordu.
Evladı subay veya astsubay olan başörtülü anneler, çocuklarının düğünlerine katılamıyordu. Yemin törenlerine gidemiyordu. Belki daha da vahimi, İnsanların ibadetleri dahi fişleme konusu yapılabiliyordu.
Şehit cenazesi için camiye gelen bazı askerlerin, cemaat namaz kılarken caminin dışında beklemek zorunda kaldığı dönemleri unutmadık. Çünkü camiye girip namaz kılmak bile “irticai faaliyet” olarak değerlendirilebiliyordu. Bir subay astsubay camide namaz kıldı diye hakkında soruşturma açılabiliyor, savunması istenebiliyor, mesleğiyle ilgili ağır sonuçlarla karşı karşıya kalabiliyordu.
Bugünün gençleri bunları duyunca şaşırabilir. Hatta “Bu kadar da olmaz.” diyebilir. Ama oldu. Hem de bu ülkede oldu.
Yasakların gerekçesi hazırdı: İrtica gelecekti. Cumhuriyet elden gidecekti. Laiklik yok olacaktı. Türkiye çağlar öncesine dönecekti.
Peki sonra?
Başörtüsü yasakları kalktı. Başörtülü kadınlar üniversitelere girdi. Öğretmen oldu. Doktor oldu. Mühendis oldu. Savcı oldu. Hâkim oldu. Polis oldu. Komiser oldu. Amir oldu. Müdür oldu. Subay Astsubay oldu. Komutan oldu. Vali oldu. Bakan oldu.
Şimdi soruyorum:
İrtica nerede? Cumhuriyet nerede yıkıldı? Laik demokratik düzen nerede sona erdi? Türkiye nerede çağlar öncesine döndü? Cevap ortada. Hiçbiri olmadı.
Çünkü bütün o korkuların önemli bir bölümü, insanların kıyafetleri üzerinden üretilmiş siyasi ve ideolojik bir korku duvarından ibaretti.
Asıl korkulması gereken başörtülü bir kadın değildi. Asıl korkulması gereken cahillikti. Liyakatsizlikti. Bilgisizlikti. Üretimsizlikti. Bilimden kopmaktı. Gençleri geleceğin dünyasına hazırlayamamaktı.
Fakat biz yıllarca başka şeylerle uğraştık. Bir kadının başörtüsünü tartıştık. Bir erkeğin sakalını tartıştık. Kimin camiye girdiğini, kimin girmediğini tartıştık. Kimin ne giydiğini tartıştık. Kimin nasıl yaşadığını tartıştık. Bunları yaparken dünya değişti.
Teknoloji gelişti. Yapay zekâ hayatımıza girdi. Uzay yarışları hızlandı. Çip savaşları başladı. Robotik, biyoteknoloji ve savunma teknolojileri ülkelerin geleceğini belirlemeye başladı.
Biz hâlâ birbirimizin kıyafetiyle uğraşmaya devam edersek, kaybeden başörtülüler veya başı açıklar olmayacak. Türkiye kaybedecek.
İşte o gün, kahve masasında dinlediğim genç öğretmenin anlattıkları bu yüzden beni çok etkiledi. Başörtülüydü. Umresini yapmıştı. İbadet hassasiyeti vardı. Ama konuştuğu dünya yalnızca kendi mahallesinden ibaret değildi. Öğrencilerini bilim dünyasına hazırlıyordu. Teknolojiyle ilgileniyordu. Yapay zekâyı konuşuyordu. Uzayı konuşuyordu.
Ülkemizin geleceğini konuşuyordu. İşte Türkiye'nin ihtiyacı tam olarak budur.
İnsanların kıyafetiyle değil, liyakatiyle ilgilenen bir Türkiye. İnancıyla değil, işini ne kadar iyi yaptığıyla değerlendiren bir Türkiye. Kimliğine değil, ürettiği değere bakan bir Türkiye.
Çünkü bugün yapay zekâya veri yüklediğinizde bilgisayar size sormuyor: “Bunun başı kapalı mı?” “Başı açık mı?” “Namaz kılıyor mu?” “Cuma namazına gidiyor mu?” “Seküler mi?” “Muhafazakâr mı?”
Bilgisayar bunların hiçbirini sormuyor.
V eriye bakıyor. Bilgiye bakıyor. Yeteneğe bakıyor. Performansa bakıyor. Sonuca bakıyor.
Belki de yapay zekânın bize öğreteceği en önemli şeylerden biri bu olacak:
İnsanı görüntüsüyle değil, kapasitesiyle değerlendirmek. Başörtülü bir öğretmen öğrencisine yapay zekâyı anlatabiliyorsa, Başörtülü bir mühendis teknoloji üretebiliyorsa, Başörtülü bir doktor insan hayatı kurtarabiliyorsa, Başörtülü bir hâkim adalet dağıtabiliyorsa, Başörtülü bir subay Astsubay askerine komuta edebiliyorsa. Artık hâlâ “irtica geliyor” diye bağırmanın bir anlamı var mı?
Yok.
Çünkü Türkiye o korku duvarını çoktan aştı.
Şimdi başka bir kavgayı bitirmek zorundayız.
Başı açık-başı kapalı kavgasını. Sağcı-solcu kavgasını. Muhafazakâr-seküler kavgasını. İnançlı-inançsız kavgasını.
Bunların hepsini aynı anda yok saymak değil mesele. Farklılıklarımızı inkâr etmek hiç değil. Tam tersine, farklılıklarımızla birlikte yaşayabilmek. Ama artık birbirimizi farklılıklarımız üzerinden düşmanlaştırmaktan vazgeçmek zorundayız.
Çünkü önümüzde çok daha büyük bir dünya var.
Bunları geçen gün sokak röportajı yapan birinin yine bu başörtüsünü tahrik edici üslup ile ortaya atması üzere yazdım.
Son söz olsun bu diyeceğim.
Bir zamanlar başörtüsünden dolayı Türkiye'nin geriye gideceğini söyleyenler yanıldı. Türkiye geriye gitmedi. Şimdi aynı hatayı yeniden yapmayalım. Bu kez gençlerimizin önüne kıyafet üzerinden değil, bilgi üzerinden duvar örmeyelim. Çünkü geleceğin dünyasında kimsenin başına bakılmayacak. Aklına bakılacak.
Türkiye, başörtüsüyle kavga ederek değil; aklı, ahlakı, bilimi, liyakati ve yetişmiş insan gücüyle geleceği kazanacak.
Muhabbetle.