Bazen durup kendimize sormamız gerekiyor: Biz neyin peşindeyiz? Neden bu kadar hırslıyız? Neden birbirimizi kırıyoruz? Neden sahip olduğumuz şeyleri kaybetme korkusuyla ömrümüzü tüketiyoruz Neden makam, para, ev, araba, itibar ve güç uğruna birbirimizin hayatını zorlaştırıyoruz?
Sanki bu dünya bizimmiş gibi. Sanki buradan hiç gitmeyecekmişiz gibi. Sanki bizden önce yaşayanlar hiç ölmemiş, bizden sonra gelecekler hiç gelmeyecekmiş gibi.
Oysa insanın biraz olsun başını kaldırıp gökyüzüne bakması bile bazı gerçekleri hatırlaması için yeterli.
Bilim insanları evrenin yaşını yaklaşık 13,8 milyar yıl olarak tahmin ediyor. Evrenin içinde milyarlarca galaksi, bu galaksilerin her birinde de milyarlarca yıldız bulunuyor.
Bizim dünyamız ise bu akıl almaz büyüklükteki evrende, Güneş adı verilen sıradan bir yıldızın etrafında dönen küçücük bir gezegen.
Ve biz bu küçücük gezegenin üzerinde, kendimizi dünyanın merkezine koyuyoruz.
Oysa insanın ömrü de evrenin zamanı yanında neredeyse yok hükmünde.
60 yıl, 70 yıl, 80 yıl, Hatta 100 yıl yaşasak bile, 13,8 milyar yıllık bir zamanın yanında insan ömrü nedir ki?
Bir an, Bir nefes, Bir göz kırpması!
İnsanın geçmişine baktığımızda da benzer bir tabloyla karşılaşıyoruz. Modern insanın, yani Homo sapiens'in yaklaşık 300 bin yıldır dünya üzerinde bulunduğu düşünülüyor.
Bu süre bile evrenin yaşıyla karşılaştırıldığında inanılmaz derecede kısa.
Üstelik insan, bu dünyada yalnız da değil. Dünya üzerinde milyonlarca farklı canlı türünün bulunduğu tahmin ediliyor. Kuşlar, balıklar, memeliler, böcekler, sürüngenler, bitkiler ve daha gözümüzün bile göremediği sayısız canlı…
Her biri kendi hayatını sürdürüyor.
Bir de sayıların büyüklüğünü düşünün. Dünyadaki tavukların sayısının insan nüfusunun birkaç katından fazla olduğu tahmin ediliyor.
Böceklerin sayısını zaten konuşmaya kalksak, insanın kendisini ne kadar büyük gördüğünü sorgulamamız gerekir.
Fakat biz yine de çıkıp: “Dünyanın sahibi benim.” diyoruz.
Gerçekten öyle mi?
Geçenlerde yedinci sınıfa geçen torunumla konuşuyordum. Ona, “100 yıl sonra ne olacak?” diye sordum.
Çok basit ama çok çarpıcı bir cevap verdi: “100 yıl sonra oturduğun ev olmayacak. Bindiğin araba olmayacak. Belki kullandığın para bile olmayacak.”
Bir süre düşündüm. Ne kadar doğru. Bugün uğruna birbirimizi kırdığımız evler, arabalar, paralar, makamlar ve eşyalar 100 yıl sonra belki de tamamen ortadan kalkmış olacak.
Bugün çok önemli sandığımız şeylerin büyük bölümü, zamanın karşısında anlamını yitirecek.
Peki ya biz?
Muhtemelen bile değil çok büyük olasılıkla biz de olmayacağız.
Belki çocuklarımız bizi hatırlayacak. Ama torunlarımız çok zor hatirlar. Belki birkaç nesil sonra adımız bile unutulacak.
Bir zamanlar bizim yaşadığımız evlerde başka insanlar yaşayacak. Bizim kullandığımız eşyaları başkaları kullanacak. Bizim sahip olduğumuzu düşündüğümüz topraklarda başkaları yürüyecek. Ve hayat devam edecek. Tıpkı bizden önce devam ettiği gibi…
Öyleyse insanın kendisine şu soruyu sorması gerekmiyor mu?
Madem gideceğiz, neden bu kadar kötüleşiyoruz?
Madem hiçbir şeyi yanımızda götüremeyeceğiz, neden birbirimizin hakkına giriyoruz?
Madem bu hayat bu kadar kısa, neden kin tutuyoruz? Neden yıllarca konuşmadığımız insanlarla, belki de bir daha hiç konuşamadan bu dünyadan ayrılıyoruz?
Neden bir özrü kendimize çok görüyoruz? Neden “Seni seviyorum” demeyi erteliyoruz? Neden bir gönül almak yerine bir gönül kırmayı tercih ediyoruz?
Neden üç günlük dünya için birbirimizi incitiyoruz?
Belki de asıl mesele, insanın geçici olduğunu unutmasıdır. İnsan kendisini kalıcı zannedince hırs büyüyor. Sahip olduklarını kendisinin sanıyor. Makamını kendisinin sanıyor. Parasını kendisinin sanıyor. Gücünü kendisinin sanıyor. Hatta bazen başkasının hayatı üzerinde bile söz sahibi olabileceğini düşünüyor.
Oysa ölüm, bütün bu hesapların üzerine konulan sessiz bir noktadır. Belki de hayata başka türlü bakmayı öğrenmemiz gerekiyor. Daha az sahip olmak değil sadece, Sahip olduklarımızın bize emanet olduğunu bilmek.
Daha az kazanmak değil, Kazandıklarımız uğruna insanlığımızı kaybetmemek.
Daha az çalışmak değil, Çalışırken hayatı kaçırmamak.
Daha az konuşmak değil, Konuşurken karşımızdakinin kalbini düşünmek.
Çünkü insanın bu dünyadaki gerçek zenginliği, arkasında bıraktığı eşyaların miktarı değil; dokunduğu hayatların sayısıdır.
Bir insanın elinden tuttuysanız, Bir çaresizin derdine ortak olduysanız, Bir çocuğun yüzünü güldürdüyseniz, Bir yaşlının yalnızlığını paylaştıysanız, Bir insanın kalbini kırmak üzereyken kendinizi tutabildiyseniz. İşte belki de asıl servet budur.
Çünkü bir gün evlerimiz kalmayacak, Arabalarımız olmayacak, Bankadaki paralarımızın bizim için hiçbir anlamı kalmayacak. Makamlarımız başkasının olacak. Kıyafetlerimiz kalsa bile nostaljik bir obje olarak başkasının eline geçecek. Ve dünya, biz hiç yaşamamışız gibi dönmeye devam edecek.
Ama bir insanın hayatına kattığımız iyilik, bizden sonra da yaşamaya devam edebilir. Belki bir cümlemiz birinin hayatını değiştirecek. Belki yaptığımız küçük bir iyilik başka bir iyiliğin başlangıcı olacak. Belki verdiğimiz sevgi, bizden sonra başka insanlara aktarılacak.
Bütün bunları düşündüğümde, insanın dünyadaki yerini hatırlamasının ne kadar önemli olduğunu düşünüyorum.
Biz evrenin sahibi değiliz. Dünyanın sahibi de değiliz. Hatta kendi hayatımız üzerinde bile sandığımız kadar büyük bir hâkimiyetimiz yok.
Bugün buradayız. Yarın nerede olacağımızı bilmiyoruz.
Öyleyse belki de kendimize şu soruyu daha sık sormalıyız: “Ben bu dünyadan giderken arkamda ne bırakacağım?” Bir ev mi? Bir araba mı? Bir banka hesabı mı? Bir makam mı? Yoksa birkaç insanın kalbinde güzel bir hatıra mı? Bence insanın gerçek mirası budur. Çünkü hayat gerçekten çok kısa.
Farkında olmadan bu kısacık hayatın büyük bölümünü birbirimizi üzerek, kıskanarak, yarışarak, hırslanarak ve sahip olamadıklarımızın peşinden koşarak tüketiyoruz.
Sonra bir gün dönüp bakıyoruz…
Geçip gitmiş. Çocukluk geçmiş. Gençlik geçmiş. Sevdiklerimiz gitmiş. Anne babalarımız gitmiş. Dostlarımız gitmiş. Nihayet sıra bize gelmiş.
Belki de hayatın en büyük ironisi şu:
Ölümü bildiğimiz hâlde, ölümsüzmüş gibi yaşıyoruz. Oysa bize düşen, dünyadan hiç ayrılmayacakmış gibi biriktirmek değil; Yarın ayrılacakmışız gibi insan kalabilmek.
Bu dünya bizim değil. Biz sadece kısa bir süreliğine buradayız, madem misafiriz, Bari giderken ardımızda güzel bir iz bırakalım.
Muhabbetle...