Ben hayatta hiçbir şeye kolay kolay şaşırmam. Karşılaştığım olayları önce anlamaya çalışır, anlayamazsam dinler ve öğrenmeye gayret ederim. Mesela binlerce yıl önce inşa edilen piramitlerin nasıl yapıldığına şaşırmam. O dönemin imkânları düşünüldüğünde insan zekâsının ve azminin ne kadar büyük işler başarabileceğini görür, sadece hayranlık duyarım. Benzer şekilde, dünyanın dört bir yanındaki tarihî yapılar, mühendislik harikaları veya bilimsel keşifler bende şaşkınlıktan çok hayranlık hissi uyandırır.
Fakat hayatım boyunca aklımın tam olarak ermediği, üzerinde düşündükçe daha da meraklandığım bir konu vardır: Dillerin, eski deyimle lisanların ortaya çıkışı.

İnsanlık tarihinin en büyük mucizelerinden biri bana göre dildir. Çünkü dil olmadan düşüncelerimizi aktarmamız, bilgi birikimimizi gelecek nesillere taşımamız ve medeniyet kurmamız mümkün olmazdı. Ancak asıl soru şudur: İlk kelimeler nasıl ortaya çıktı?

Bugün birileri suya "water", bir başkası "wasser", biz ise "su" diyoruz. Aynı nesneyi, aynı maddeyi ifade eden bu kadar farklı ses dizilimleri nasıl oluştu? İnsanlar hangi noktada belirli sesleri belirli anlamlarla ilişkilendirmeye başladılar? Bu konuda birçok teori ortaya atılmış olsa da, benim zihnim hâlâ tatmin edici bir cevaba ulaşabilmiş değil.

Sadece kelimeler de değil. Dillerin gramer yapıları da ayrı bir hayranlık ve merak konusudur. Bazı dillerde fiil ikinci sıraya gelir, bazılarında cümlenin sonuna yerleşir. Bazı toplumlar özneyi açıkça söylerken bazıları gizler. Kimi diller son derece kurallı ve sistematik görünürken kimileri daha esnek ve akışkandır. Sanki insanlık aynı amaca ulaşmak için birbirinden tamamen farklı yollar keşfetmiştir.

Daha da ilginç olanı, dillerin coğrafyayla birlikte değişen müzikalitesidir. Doğudan batıya, kuzeyden güneye ilerledikçe kelimelerin uzunluğu, seslerin sertliği veya yumuşaklığı, konuşmanın ritmi farklılaşır. Bazı diller kulağa bir şarkı gibi gelirken bazıları daha keskin ve vurucudur. İnsan konuşurken sadece bilgi aktarmıyor, aynı zamanda bir melodi de üretiyor gibidir.
Bazen kendi kendime bir düşünce deneyi kurarım. Acaba üç farklı bölgede büyüyen bebeklerle, hiçbir dile maruz bırakılmadan bir deney yapılabilseydi ne olurdu? Elbette etik açıdan böyle bir şeyin yapılması mümkün değildir. Ancak düşünce olarak ilgi çekicidir. Eğer bu çocukların tüm yaşamsal ihtiyaçları karşılanıp onlara hiçbir kelime öğretilmeseydi, zamanla kendi aralarında bir iletişim sistemi geliştirirler miydi? Ortaya çıkan sesler, işaretler ve kurallar yeni bir dilin temellerini oluşturabilir miydi?

Böyle bir deney yıllar, hatta nesiller sürebilirdi. Sonucunda insan zihninin dili üretme kapasitesi hakkında çok şey öğrenebilirdik. Belki de bugün konuştuğumuz tüm dillerin temelinde benzer süreçlerin yattığını görebilirdik.
Dilbilimciler bu soruların bir kısmına cevap vermeye çalışıyorlar. Ancak bana göre dillerin doğuşu hâlâ insanlık tarihinin en büyük sırlarından biridir. Çünkü dil yalnızca bir iletişim aracı değildir; aynı zamanda düşüncenin, kültürün ve insan olmanın temel taşıdır.
İşte benim gerçekten şaşırdığım konu budur. Piramitler, köprüler, uzay araçları ya da teknolojik mucizeler değil... İnsanların bir gün bir araya gelip seslere anlam yüklemeye başlaması ve bunun zamanla milyonlarca kelimelik dillere dönüşmesi bana çok daha büyük bir mucize gibi geliyor.

Belki bir gün bu sorunun daha tatmin edici cevapları bulunacaktır. Fakat o güne kadar, dillerin lisanı benim için çözülmeyi bekleyen en büyüleyici gizemlerden biri olmaya devam edecek.