İncinmek, ilk bakışta naif bir duygu, küçük bir kırgınlık ya da hafif bir yara gibi algılanır. Oysa bana göre gerçek hiç de öyle değildir. İncinen bir ruh, çoğu zaman kırılan bir kalpten daha ağır bir yara almıştır.
Çünkü kalbin kırılması çoğu zaman görünür. İnsanlar bunu fark eder, sebebini sorar, teselli etmeye çalışır. Kırık bir kalbin ilacı vardır; zaman, sevgi ve ilgi çoğu zaman onun en güçlü merhemidir.
İncinmek ise görünmeyen bir yaradır. Sessizce büyüyen, dışarıdan fark edilmeyen, derinlerde kanayan bir iç yaralanmadır.
Nasıl ki iç kanamalar dışarıdan belli olmaz ama insanın hayatını tehdit ederse, incinmek de ruhun en derin köşelerinde sessizce iz bırakır. Bu yüzden incinmenin acısı çoğu zaman kalp kırıklığından daha ağırdır.
İncinen insanlar genellikle yaygara koparan kişiler değildir. Seslerini yükseltmez, hesap sormaz, öfkelerini etrafa savurmazlar. Acılarını kendi içlerinde yaşarlar. Bu sessizlik çoğu zaman yanlış anlaşılır.
İnsanlar onları umursamaz, vurdumduymaz ya da güçlü zanneder. Oysa sessizlik, bazen en büyük çığlıktır. Konuşmayan herkesin acısız olduğunu düşünmek, insanın yapabileceği en büyük yanılgılardan biridir.
İnsanı yalnızca başka bir insan incitmez. Bazen bir söz, bazen bir bakış, bazen de görmezden gelinmek incitir. Kimi zaman toplum incitir, kimi zaman çalıştığınız kurum, kimi zaman yıllarca emek verdiğiniz çevre... Hak ettiğiniz değeri görememek, emeğinizin yok sayılması, adalet duygusunun zedelenmesi de insanın ruhunda derin izler bırakır.
Sanmayalım ki yalnızca bireyler incinir. Toplumlar da incinir. Haksızlıklar, ayrımcılıklar, ötekileştirmeler ve adaletsizlikler milletlerin ortak hafızasında kapanması güç yaralar açar. Bu nedenle incinmek, sadece bireysel değil, aynı zamanda toplumsal bir meseledir.
İncinmenin en ağır sonuçlarından biri de onurun zedelenmesidir. Onur, insanın kendisine duyduğu saygının temelidir. Bir insanın onuru kırıldığında yalnızca morali bozulmaz; hayata, insanlara ve ait olduğu çevreye olan güveni de sarsılır. Bağlılık azalır, samimiyet yerini mesafeye bırakır. Kırılan güven yeniden kurulabilir; fakat zedelenen onurun tamiri çok daha uzun zaman ister, bazen ise hiç mümkün olmaz.
Bu nedenle insan ilişkilerinde olduğu kadar kurumların yönetim anlayışında da incitmemek temel ilke olmalıdır. Bir yöneticinin çalışanına, bir öğretmenin öğrencisine, bir anne babanın evladına, bir dostun dostuna yaklaşımı sadece sözlerden ibaret değildir. İnsan bazen tek bir cümleyle ayağa kalkar, bazen de tek bir cümleyle yıllarca taşıyacağı bir yaraya sahip olur.
Anadolu irfanı ve tasavvuf kültürü yüzyıllardır bize aynı hakikati öğretir: İncinmemek ve incitmemek. Çünkü gönül yapmak, gönül yıkmaktan çok daha değerlidir. Gönül, kırıldığında sesi duyulmayan ama yankısı yıllarca süren bir aynadır.
Yunus Emre'nin şu dizeleri bu anlayışın en güzel ifadesidir:
"Dövene elsiz gerek,
Sövene dilsiz gerek,
Derviş gönülsüz gerek,
Sen derviş olamazsın."
Buradaki "gönülsüz" ifadesi, gönül kırmayan, nefsine yenilmeyen, incitmeyen insanı anlatır.
Pir Sultan Abdal'ın,
"İlle dostun bir tek gülü yaralar beni."
dizeleri ise incinmenin en derin tariflerinden biridir. Çünkü insanı en çok yabancıların değil, değer verdiklerinin davranışları yaralar. Dosttan gelen küçük bir diken bile, düşmandan gelen büyük bir darbeye bedel olabilir.
Belki de insan olmanın en önemli ölçüsü, karşımızdakinin yüreğinde nasıl bir iz bıraktığımızdır. Güzel söz söylemek, anlayış göstermek, empati kurmak ve adaletli davranmak sadece nezaket değildir; aynı zamanda insan olmanın gereğidir.
Hayatın sonunda insanlar servetimizi, makamımızı veya unvanımızı değil; kendilerine nasıl hissettirdiğimizi hatırlayacaklardır. Bu yüzden yaşayacağımız en güzel hayat, kimsenin onurunu kırmadan, kimsenin gönlünü incitmeden ve incindiğimizde bile insanlığımızı kaybetmeden yaşayabildiğimiz hayattır.
Dileğim odur ki; kırmadan konuşan, yargılamadan dinleyen, incitmeden yaşayan ve incinse bile merhametini kaybetmeyen insanlar çoğalsın. Çünkü dünya, güçlü insanların değil; gönlü güzel insanların omuzlarında güzelleşecektir.