Korkmak, insan olmanın en eski ve en gerçek duygularından biridir. Doğduğumuz ilk andan itibaren bizimle yürür. Çünkü korkunun temelinde, kaybetme ihtimali vardır. Kaybedecek hiçbir şeyi olmayanın korkusu da yoktur denebilir. Oysa nefes aldığımız sürece hepimizin kaybetmekten çekindiği bir şey vardır; sevdiklerimiz, sağlığımız, umutlarımız, hayallerimiz, inançlarımız, hatta bazen yalnızca alışkanlıklarımız...
Bu yüzden korku, insanın ayrılmaz bir yol arkadaşıdır.
"Korku dağları bekler" der atalarımız. İnsan nereye giderse gitsin, korkuları da onunla birlikte yürür. Kaçarak onlardan kurtulacağını sanır ama çoğu zaman en hızlı koşan, korkunun kendisidir. Rahmetli anneannem ise "Kaçanın anası ağlamaz." derdi. Belki de hayatta kalmayı öğütleyen bir söz olarak söylenmişti. Çünkü bazı zamanlarda geri çekilmek akıllıcadır.
Ama hayatın her alanında korkuya teslim olmak, insanın kendi hayatından vazgeçmesi anlamına gelir.
Bazı değerler vardır ki korkuyu değil, cesareti ödüllendirir. Vatanını savunan asker, adalet uğruna mücadele eden bir insan, mazlumun yanında duran bir yürek... Bunlar korkusuz oldukları için değil; korkularına rağmen doğru olanı yaptıkları için tarihe geçerler.
Çünkü gerçek cesaret, korkunun yokluğu değildir.
Gerçek cesaret, korkunun elini bırakmadan yürüyebilmektir.
"Korkusuz" ve "korkak" kelimeleri arasında yalnızca birkaç harf vardır; fakat insanlık tarihi kadar büyük bir anlam farkı taşırlar. Toplumlar, önderlerinden cesaret bekler. Liderlerin korkusuz olduğuna inanmak isteriz. Oysa onlar da korkarlar. Farkı oluşturan şey, korkularının onları yönetmesine izin vermemeleridir.
Korku yalnızca ruhu değil, yaşam kalitesini de esir alabilir. İnsanı hareketsiz bırakır, hayallerini küçültür, adımlarını yavaşlatır. Bazen daha yolun başında yenilgiyi kabul ettirir. İnsan, çoğu zaman başına geleceklerden değil; zihninde büyüttüğü ihtimallerden yorulur.
Peki korkularımız nasıl oluşur?
Bir kısmı yaşadığımız acı deneyimlerden, bir kısmı çocukluğumuzdan, bir kısmı ise bize öğretilenlerden gelir. Bu nedenle korkuyu anlamadan onu yenmek de kolay değildir.
Korkunun Felsefesi adlı eserinde Lars Svendsen, korkunun yalnızca biyolojik bir tepki olmadığını; kültürün, toplumun ve insan zihninin şekillendirdiği karmaşık bir olgu olduğunu anlatmaya çalışır. Gerçekten de akıl ve deneyim korkuyu azaltabilir; fakat bazı korkular vardır ki mantığın ulaşamadığı kadar derinlere kök salar.
Bunu kendi hayatımdan biliyorum.
Henüz altı yaşındaydım. Mahallede benim yaşlarımda Dilek adında bir kız çocuğu aniden hayatını kaybetti. Bahçeye perdeler gerildi. Küçücük bedeni yıkandı, kefene sarıldı ve bahçedeki masanın üzerine konuldu. O gün gördüğüm manzara, çocuk zihnime silinmeyecek bir iz bıraktı.
Aradan yıllar geçti.
Annemi kaybedinceye kadar ölü görmekten korktum. Belki bugün bile o çocuk hâlâ içimde yaşıyor. O korku, yalnızca bir anı olmadı; meslek seçimimi bile etkiledi. Demek ki bazen birkaç dakikalık bir olay, onlarca yıl sürecek kararlarımızı şekillendirebiliyor.
İnsan büyüyor; ama bazı korkular büyümüyor. Onlar, çocuk kaldıkları yerde bizi bekliyorlar.
Yine de insanın umudu, korkusundan daha büyük olmalıdır.
Çünkü korkunun yönettiği bir hayat, yaşanmış sayılmaz. Korkularımızı inkâr etmek yerine onları tanımayı, neden var olduklarını anlamayı ve onlarla birlikte yürümeyi öğrenmeliyiz. Cesaret, korkuyu öldürmek değildir; korkuya rağmen hayatı seçebilmektir.
Ve belki de en büyük özgürlük, korkunun olmadığı bir dünya değil; korkuların insanlığın, vicdanın ve sevginin önüne geçemediği bir dünyadır.
Dilerim bir gün, çocukların korkuyla değil umutla büyüdüğü; insanların birbirinden değil birbirine güven duyduğu; cesaretin nefretin değil iyiliğin hizmetinde olduğu bir dünyada yaşarız.
Çünkü korkusuz bir dünya, yalnızca daha huzurlu değil; aynı zamanda daha insanca bir dünya olacaktır.

İnsan korkusunu yendiği gün değil, korkusuna ragmen dogru olanı yaptığı gün gerçekten özgürdür