Cahit Sıtkı Tarancı, "Alıştığımız şeydir yaşamak." der. Bu yalnızca şiirsel bir ifade değil, insan varoluşunun en yalın tanımlarından biridir. Çünkü insan, yaşadığı kadar alışan bir varlıktır. Acıya alışır, mutluluğa alışır, yokluğa alışır, varlığa alışır; hatta en çok da kendisine alışır. Belki de insanın en büyük gücü budur. Belki de en büyük zayıflığı...
Tarancı'nın, "Her mihnet kabulüm, yeter ki gün eksilmesin penceremden." dizesi ise yaşamanın başka bir yönünü gösterir. İnsan, ne kadar yorulmuş olursa olsun, bir gün daha görmek ister. Çünkü hayatın değeri çoğu zaman onun anlamından değil, sonlu oluşundan gelir. Ölüm, yaşamı kıymetli kılan en sessiz hakikattir.
Doğmak bile başlı başına mucizedir. Milyarlarca ihtimal arasından yalnızca biri hayata dönüşebilir. Daha ilk nefesimizi almadan büyük bir yarışın kazananı oluruz. Fakat çoğumuz, kazandığımız bu büyük armağanın farkına varmadan yaşarız. Hayat bize verilmiştir ama onu nasıl yaşayacağımız çoğu zaman bize bırakılmamıştır.
İnsan dünyaya özgür gelmez; hazır bir dünyanın içine doğar. Dilini seçemez, ailesini seçemez, coğrafyasını seçemez, inançlarını seçemez. Önce öğretilir, sonra öğrendiklerine inandırılır, en sonunda da bunlara alışır. Zaman geçtikçe alışkanlıklar karaktere, karakter kadere dönüşür.
Belki de bu yüzden insanlar çoğunlukla kendi hayatlarını değil, kendilerine uygun görülen hayatları yaşarlar. En büyük yanılsama ise bunu kendi seçimleri sanmalarıdır.
Toplum, uyum sağlayanı ödüllendirir; sorgulayanı ise huzursuz ilan eder. Oysa tarihin yönünü değiştirenler, alışmayı reddeden insanlardır. Fakat insanlığın garip bir döngüsü vardır: Devrim yapanlar zamanla kurdukları düzenin bekçisine dönüşürler. Dün yıkılan putların yerine yenileri dikilir. Çünkü iktidarın en güçlü silahı zorbalık değil, alışkanlıktır.
Bu nedenle şu cümle üzerinde durmaya değer:
"Özgürlük doğallıktır; o nedenle insanın özgür olma hakkı yoktur."
Çünkü doğal olan hak istemez; yalnızca vardır. İnsan ise doğduğu andan itibaren doğallığını kaybetmeye başlar. Kurallar, korkular, ödüller, cezalar ve beklentiler arasında büyür. Böylece özgürlüğünü arayan değil, sınırlarına alışan bir canlıya dönüşür.
İnsan aklıyla övünür. Bilinciyle diğer canlılardan ayrıldığını söyler. Oysa tarih, bilincin en çok başkaları üzerinde egemenlik kurmak için kullanıldığını gösterir. Bilgi, çoğu zaman hakikati aramanın değil, gücü elde etmenin aracı olmuştur. İnsan doğaya hükmetmiş, sonra insana hükmetmeye çalışmıştır. En sonunda da kendi kurduğu düzenin tutsağı olmuştur.
Eğer yaşamak alışmaksa, o hâlde şu soruyu sormak zorundayız: Gerçekten kendimizi yaşayabiliyor muyuz?
Bugün televizyonların, akıllı telefonların ve sosyal medyanın şekillendirdiği bir çağın içindeyiz. Artık yalnızca bedenlerimiz değil, düşüncelerimiz de yönlendiriliyor. Ne giyeceğimiz, neyi beğeneceğimiz, neye öfkeleneceğimiz, neye güleceğimiz bile önümüze hazır olarak geliyor. Bu çağın en büyük başarısı, insanı zorla değiştirmesi değil; ona değiştiğini fark ettirmemesidir.
Tarkan'ın söylediği "Başkası olma, kendin ol; böyle çok daha güzelsin." sözü kulağa umut gibi gelir. Ama insan ister istemez soruyor: Gerçekten kendimiz olabilir miyiz? Yoksa "kendimiz" dediğimiz şey de yılların biriktirdiği alışkanlıkların, korkuların ve beklentilerin toplamından mı ibarettir?
Tarkan kendisi midir?
Kendini bulmak, belki de yeni bir kimlik edinmek değil; üzerine sonradan eklenen bütün kimlikleri cesaretle çıkarabilmektir.
Belki de hayatın en büyük ironisi şudur: İnsan ömrü boyunca özgürlüğü arar, ama en çok alışkanlıklarının içinde kendini güvende hisseder. Zincirler bazen demirden değil, konfordan yapılır.
Son söz olarak şunu söyleyebilirim: Yaşadığımız hayat, çoğu zaman yaşamak istediğimiz hayat değildir; alıştığımız hayattır. Belki de bize alıştırılan hayattır. Fakat insan, kendisine öğretilen her şeyi bir gün sorgulayabildiği anda yeniden doğar. Çünkü gerçek yaşam, nefes almakla değil; hakikati aramaya cesaret etmekle başlar.
ÖZETLE
"İnsan, çoğu zaman seçtiği hayatı değil ki seçim şansı da pek yoktut alıştığı hayatı yaşar. Gerçek özgürlük ise alışkanlıklarını sorgulamaya cesaret ettiği anda başlar."