Türkçe akıl dilidir, zekâ dilidir.
Anlatması kolay, anlaması bazen zor; esnek, kıvrak ve şaşırtıcı derecede üretken bir dildir. Cümleyi kurarken düşünceye hareket alanı bırakır. Söyleyeceğinizi hemen söylemek zorunda değilsiniz. Cümlenin anlamını sona kadar taşıyabilirsiniz.
Belki de Türkçenin en güzel özelliklerinden biri budur:
Eylem arkadan gelir.
Türkçe söyleyeceğiniz şeyi bazen sona kadar saklar. Dinleyen de cümlenin nereye gideceğini tahmin eder. Bu, dile yalnızca bir anlatım özelliği değil, aynı zamanda bir oyun alanı kazandırır.
Mesela:
“Ben senin yedi sülaleni…”
Burada durabilirsiniz.
Karşınızdakinin yüzüne bakarsınız. Tepkisini ölçersiniz. Sonra cümleyi “seveyim” diye de tamamlayabilirsiniz, bambaşka bir fiille de…
Türkçe buna izin verir.
Cümlenin son kelimesi, bazen cümlenin bütün anlamını değiştirebilir.
İşte benim “canım Türkçem” dediğim şey biraz da budur.
Türkçenin kıvraklığını anlatmak için bazen büyük örneklere gerek yoktur.
Bir çocuğu bakkala gönderirsiniz:
“Bir ekmek al. Yumurta varsa altı tane al.”
Çocuk gider.
Sizce yumurta varsa altı tane ekmek alıp gelme ihtimali var mıdır?
Neden olmasın!
Ama çocuk büyük ihtimalle ne yapacağını bilir. Çünkü Türkçede kelimeleri yalnızca tek tek değil, bağlam içinde değerlendiririz.
Dil yalnızca kelimelerden oluşmaz.
Dil, aynı zamanda bağlamdır.
Türkçe de bağlamı kullanmaya çok elverişli bir dildir.
“Gelecek miymişim?”
Türkçenin kıvraklığını anlatmak için bundan daha güzel örneklerden biri de şu küçücük cümledir:
“Gelecek miymişim?”
Biraz kurcalayalım.
“Gelecek” dediğimizde gelecek zaman vardır.
“Gelecek mi?” dediğimizde soru ortaya çıkar.
“Gelecekmiş” dediğimizde konuşanın doğrudan tanık olmadığı, başkasından öğrendiği veya sonradan fark ettiği bir bilgi anlamı ortaya çıkabilir.
“Gelecek miymişim?” dediğimizde ise bütün bunların üzerine konuşanın kendisi hakkındaki bir bilgiyi sorgulaması eklenir.
“Ben gelecek miymişim?”
Burada şaşkınlık olabilir, itiraz olabilir, alay olabilir, başkasının söylediği bir şeyi sorgulama olabilir.
Üstelik Türkçe bunu uzun bir cümleyle açıklamak yerine eklerle ve cümlenin yapısıyla yapabiliyor.
İşte burada Türkçenin çok önemli bir başka özelliği ortaya çıkıyor:
Az sayıda işaretle çok sayıda anlam katmanı oluşturabilmek.
“Gelecek miymişim?” ifadesinin yapısını bilgisayar gözüyle düşünelim.
Kök:
gel-
Gelecek zaman:
-ecek
Soru:
mi
Öğrenilen/duyulan geçmişlik:
-ymiş
Birinci tekil kişi:
-im
Bunlar rastgele yan yana gelmiş parçalar değildir. Her birinin cümlede ayrı bir görevi vardır.
Bir bakıma Türkçe, anlamı kelimenin içine paketler.
Bu durum, Türkçenin yalnızca konuşma dili açısından değil, yazılı ve algoritmik olarak işlenmesi açısından da ilginç bir özellik taşıdığını gösterir.
TÜRKÇE VE ALGORITMA
Burada daha da ilginç bir noktaya geliyoruz.
Bilgisayarlar dünyasında her şeyin belirli kurallara, yapılara ve ilişkilere dönüştürülmesi gerekir. Türkçenin eklemeli yapısı da kelimelerin kök ve eklerden oluşan düzenli birimler olarak incelenmesine imkân verir.
Örneğin:
gel
gel-ecek
gel-ecek-mi
gel-ecek-mi-ymiş
gel-ecek-mi-ymiş-im
Bir insan için bu yapı doğal bir dil bilgisidir.
Bilgisayar açısından baktığınızda ise kelimenin içinde bulunan parçaların her biri birer anlam ve görev bilgisi taşır.
Bu yüzden Türkçenin yapısı, özellikle doğal dil işleme alanında morfolojik çözümleme açısından ilginç bir çalışma alanıdır.
Üstelik mesele sadece anlam değildir.
Karakter ekonomisi de dikkat çekicidir.
“Gelecek miymişim?” ifadesini boşlukları ve soru işaretini saymadan düşündüğümüzde:
gelecek = 7 karakter
mi = 2 karakter
ymişim = 6 karakter
Toplamda 15 harf ile oldukça yoğun bir anlam yapısı kuruyoruz.
Boşlukları da dahil edersek ifade 17 karakter, soru işaretiyle birlikte 18 karakterdir.
Burada amaç “Türkçe bütün dillerden daha az karakter kullanır” demek Olsa. Böyle bir karşılaştırma, hangi dilde hangi anlamın nasıl çevrildiğine bağlı olduğu için bilimsel olarak doğru olmaz.demek doğru mudur yoksa Türkçe daha az karakterle daha çok iş yapar demek uygun mudur.
Ama Türkçenin dikkat çekici tarafı şudur:
Birçok dilbilgisel bilgiyi kelimenin içine ekleyerek taşıyabilir.
Bu da onu bilgisayarların parçalarına ayırarak inceleyebileceği son derece düzenli bir yapıya dönüştürür.
Türkçe adeta:
kök + zaman + kip + soru + kişi
şeklinde çalışabilen bir yapı sunar.
Bu nedenle Türkçenin gelecekte yapay zekâ ve doğal dil işleme çalışmalarında güçlü biçimde kullanılabilmesi için önemli olan şey yalnızca dilimizin güzelliği değil, bu yapının bilimsel olarak modellenmesi ve teknolojide işlenmesidir.
Y
Mesele şudur:
Türkçenin matematiğini ve dilbilgisini bilgisayara öğretebilirsek, dilimizin yapısal zenginliği teknolojik bir avantaja dönüşebilir.
Bence asıl heyecan verici tarafı budur.
Bir kökten bir dünya kelime
Türkçenin bir başka büyük gücü de kelime üretme kabiliyetidir.
“Yazmak” fiiline bakalım:
yazı, yazım, yazar, yazıt, yazıcı, yazboz…
Fiili de dönüştürebiliriz:
yazışmak, yazdırmak, yazılmak…
Daha da ileri gidebiliriz:
düşeyazmak, öleyazmak…
“Düşeyazmak” dediğimizde bir eylemin gerçekleşmesine çok az kaldığını tek kelimelik bir yapıyla anlatabiliyoruz.
Türkçe bir kökün etrafında adeta kelime ailesi kurabiliyor.
Bu nedenle bir dilin zenginliği yalnızca sözlükte kaç kelime bulunduğuyla ölçülmemelidir.
Yeni kelimeler üretme kapasitesi de dil zenginliğinin önemli bir göstergesidir.
Dil, medeniyetin aynasıdır
Zaman zaman Arapçanın, İngilizcenin, İspanyolcanın veya başka dillerin ne kadar zengin olduğundan söz edilir.
Bu dillerin büyük edebiyat, bilim ve kültür birikimleri olduğu kuşkusuzdur.
Fakat burada önemli bir noktayı unutmamak gerekir:
Bir toplumun bilimde, teknolojide, sanatta ve kültürde ürettiği şeyler, zaman içinde o toplumun dilini de zenginleştirir.
Bir toplum yeni bir şey üretirse onu adlandırmak zorundadır.
Atçılığın ve hayvancılığın hayatımızda önemli olduğu dönemlerde atın yaşını, cinsiyetini, rengini ve özelliklerini anlatan çok sayıda kelime üretmişiz:
tay, kısrak, aygır, doru, yağız…
Bunlar sadece kelime değildir.
Bunlar bir hayat biçiminin dile yansımasıdır.
Yoğurt, ayran, pastırma, dolmuş gibi kelimeler de kültürümüzün ve yaşamımızın dünyaya bıraktığı dil izleridir.
Fakat dünya değiştikçe kelimeler de değişir.
Otomobil gelir, “otomobil” deriz.
Tren gelir, “tren” deriz.
Telefon gelir, “telefon” deriz.
Televizyon gelir, “televizyon” deriz.
SUV gelir, “SUV” deriz.
Bunda utanılacak bir şey yoktur.
Diller tarih boyunca birbirlerinden kelime almışlardır. Türkçe de başka dillerden kelimeler almış, başka dillere kelimeler vermiştir.
Asıl mesele başka bir yerde başlıyor:
Üretmeyen toplum, üreten toplumun kavramlarını da onun diliyle birlikte almak zorunda kalır.
Bilim üretenin dili bilim dili olur.
Teknoloji üretenin dili teknoloji dili olur.
Sanat üretenin dili sanat dili olur.
Dolayısıyla bir dilin geleceğini yalnızca sözlükler değil, o dili konuşan toplumun üretme kapasitesi de belirler.
Teknolojiyi kullanan mı, üreten mi?
Bugün elimizden telefon, masamızdan tablet ve bilgisayar eksik değil.
Dünyanın en gelişmiş iletişim teknolojilerini kullanıyoruz.
Facebook, Instagram, Twitter, WhatsApp gibi küresel iletişim uygulamalarını biliyoruz. Fakat bu ölçekte küresel iletişim platformlarını üretme konusunda aynı ölçekte bir varlık gösteremiyoruz.
Burada soruyu yalnızca teknoloji şirketlerine değil, eğitim sistemimize de sormak gerekir:
Çocuklarımıza bilgi mi öğretiyoruz, yoksa bilgi üretmeyi mi?
Ezberleyen öğrenci doğru cevabı bulur.
Sorgulayan öğrenci ise yeni bir soru sorar.
Bir toplum yeni sorular sorabildiği ve yeni şeyler üretebildiği ölçüde kendi kavramlarını ve dolayısıyla kendi dilini de zenginleştirir.
Çünkü yeni teknoloji yalnızca yeni bir cihaz değildir.
Yeni teknoloji aynı zamanda yeni kelimeler demektir.
Yabancı kelime kullanmak bilgiçlik midir?
Güzel Türkçemizin değerini bazen yine biz düşürüyoruz.
Özellikle günlük konuşmalarda İngilizce kelimeleri gereğinden fazla araya sıkıştırmak, bana zaman zaman bir bilgiçlik gösterisi gibi geliyor.
“Meeting” yerine toplantı,
“feedback” yerine geri bildirim,
“deadline” yerine son tarih,
“scanner” yerine tarayıcı,
“artificial intelligence” yerine yapay zekâ
demek, teknolojiden uzak olmak değildir.
Elbette bütün yabancı kelimeleri kovmak mümkün değildir; buna gerek de yoktur.
Dil yaşayan bir varlıktır.
Kelimeler gelir, değişir, bazen Türkçeleşir, bazen unutulur.
Türkçenin gücü biraz da buradadır:
Geleni dönüştürür, kendine benzetir ve kullanır.
Ziya Gökalp'in dil anlayışını hatırlayalım:
“Leyl sizin, şeb sizin,
Gece bizimdir.
Aruz sizin olsun, hece bizimdir.
Halkın anladığı Türkçe bizimdir.”
Bugün bu anlayışı teknoloji çağında yeniden düşünebiliriz.
Belki artık şöyle diyebiliriz:
Artificial intelligence sizin, yapay zekâ bizimdir.
Scanner sizin, tarayıcı bizimdir.
Software sizin, yazılım bizimdir.
Hardware sizin, donanım bizimdir.
Application sizin, uygulama bizimdir.
Aslında bazılarını zaten kullanıyoruz.
Çünkü Türkçe yalnızca geçmişin dili değildir.
Türkçe geleceğin de dili olabilir.
Ama bunun için Türkçeyi yalnızca korumak yetmez.
Türkçeyle düşünmek, Türkçeyle üretmek, Türkçeyle bilim yapmak, Türkçeyle teknoloji geliştirmek gerekir.
Çünkü dil yalnızca konuştuğumuz araç değildir.
Dil, dünyayı nasıl gördüğümüzdür.
Bir toplum kendi kelimelerini üretmekte zorlanıyorsa, zamanla kendi kavramlarını üretmekte de zorlanabilir. Kendi kavramlarını üretmeyen toplum ise başkasının ürettiği dünyanın içinde, çoğu zaman başkasının kelimeleriyle yaşamaya başlar.
Ben Türkçenin buna mahkûm olduğuna inanmıyorum.
Çünkü Türkçe kıvraktır.
Türkçe esnektir.
Türkçe üretkendir.
Türkçe yeni kelimeler kurabilir, yeni anlamlar yaratabilir, başka dillerden aldığını kendi bünyesine katabilir.
Ve belki en önemlisi, anlamı birkaç ekin içine sığdırabilecek kadar yoğun bir dildir.
“Gelecek miymişim?” bir kez daha bakalı bu ifadeye;
Birkaç ek.
Birkaç karakter.
Ama zaman var.
Soru var.
Öğrenilmişlik var.
Kişi var.
Ve bütün bunların üzerinde bir insanın şaşkınlığı, itirazı, ironisi var.
İşte benim Türkçeye hayranlığım biraz da bundan.
Yeter ki biz ona güvenelim.
Daha önemlisi, Türkçenin konuşulduğu ülkede yeni şeyler üretelim.
Çünkü dilin gerçek zenginliği yalnızca sözlüklerin sayfalarında değil, onu konuşan insanların aklında, hayalinde ve üretiminde ortaya çıkar.
Benim derdim yabancı dillerle kavga etmek değil.
İngilizceyi, Arapçayı, İspanyolcayı veya başka bir dili küçümsemek hiç değil.
Tam tersine, başka dilleri bilmek büyük bir zenginliktir.
Ama başka dilleri bilmekle kendi dilimizi küçümsemek arasında hiçbir zorunlu ilişki yoktur.
Birden fazla dil bilebiliriz; fakat kendi dilimizin değerini de bilebiliriz.
İnsan dünyaya açılmak için başka dillere ihtiyaç duyar.
Ama dünyaya kendisi olarak bakabilmek için kendi diline…
Canım Türkçem.
Umarım bu düşüncelerim kabul bulur.