Bir filmi neden seyretmek isteriz?
Herkesin sevdiği yönetmenler, oyuncular, konular vardır. Bazen yalnızca sevdiğimiz bir oyuncunun adını gördüğümüz için bir filme yöneliriz. Bazen yönetmenin önceki filmleri bizi peşinden sürükler. Bazen konu ilgimizi çeker, bazen de hiçbir özel nedenimiz yokken medyanın, çevrenin ya da bir başkasının etkisiyle kendimizi filmin karşısında buluruz.

Ben bütün bu sebeplerden dolayı film seçer, seyrederim.
Çocukluğumun yazlık sinemalarından bugünün teknolojik sinemalarına, televizyonlardan üye olduğum dijital platformlara kadar değişen yalnızca filmleri izlediğimiz araçlar oldu. Film seyretme alışkanlığımız değişmedi. Hatta galiba yıllar geçtikçe film seyretmek benim için yalnızca bir eğlence olmaktan çıktı.
Bir süredir filmlerde görüntülerden çok diyaloglara dikkat ediyorum. Çünkü bazen birkaç kelime, iki saatlik bir filmden daha uzun süre insanın zihninde kalabiliyor. Bir cümle, daha önce hiç düşünmediğimiz bir düşüncenin kapısını açabiliyor. Hatta bazen insanı kendi hayatına, kendi davranışlarına ve kendi doğrularına yeniden bakmaya zorlayabiliyor.
İki gündür Zeki Demirkubuz'un Hayat isimli filmini seyrediyorum. Üç saatin üzerinde süren film Boyabat'ta geçiyor. Kasabalarda yaşayanlar ya da çocukluğu bir kasabada geçmiş olanlar, kasabanın yalnızca coğrafi bir yer olmadığını bilir. Kasabanın kendine özgü bir ruhu vardır. İnsanların birbirini tanıdığı, birbirinin hayatını bildiği, davranışların yalnızca kişisel olmaktan çıkıp toplumun ortak yargısına dönüştüğü bir dünyadır orası.
Filmde beni yakalayan ilk cümlelerden biri şu oldu:
“Her insan başka bir insanın bahanesidir.”
Ne kadar doğru desem kimler katılır bilmiyorum. Fakat biraz düşündüğümüzde günlük hayatımızda bunun sayısız örneğini bulabiliriz.
“Ama o da öyle yapıyor, ben neden yapmayayım?”
Bu cümle hepimize tanıdık gelmiyor mu?
İnsan çoğu zaman kendi davranışının sorumluluğunu almak yerine kendisine bir bahane arıyor. Başkasının yaptığı yanlış, kendi yanlışımız için gerekçe oluveriyor. Bir başkasının susması bizim susmamızı, bir başkasının haksızlığı bizim haksızlığımızı, bir başkasının korkaklığı bizim korkumuzu meşrulaştırıyor.
Böylece insan, kendi davranışının sahibi olmaktan çıkıp başkalarının davranışlarının takipçisi haline geliyor.
Oysa birey olmanın başlangıç noktası tam da burada ortaya çıkıyor: Kendine ait bir doğru oluşturabilmek.
Herkes öyle yapıyor diye öyle yapmak kolaydır. Zor olan, herkesin yaptığına rağmen “Ben böyle düşünmüyorum” diyebilmektir. Çünkü birey olmak yalnızca kalabalığın içinde farklı görünmek değildir; gerektiğinde kalabalığın karşısında kendi sözünün arkasında durabilmektir.
Bu durum hayatımıza yoğun bir şekilde sirayet ettiğinde, bireyin birey olma çabasında yenilgi kabul edilmiş olur.
Daha kötüsü, bu yenilgi zamanla normalleşir.
İnsanlar artık yaptıkları şeyin doğru olup olmadığını düşünmez; yalnızca kendilerini savunacak bir bahane ararlar. “Ben niye yapmayayım?”, “Herkes böyle yapıyor”, “Başka türlü olmaz”, “Elimden ne gelir?” gibi cümleler, vicdanın önüne çekilmiş küçük duvarlara dönüşür.
Belki de insanın en büyük zaaflarından biri budur: Kendi davranışını sorgulamak yerine kendisini haklı çıkaracak bir neden bulmak.
Filmde geçen başka bir cümle ise bende daha farklı bir kapı açtı:
“Sormazsak yaşadığımızı nasıl anlayacağız?”
Bu cümle bana göre yalnızca merak etmekle ilgili değil. Yaşamanın kendisiyle ilgili.
Çünkü yaşamak, yalnızca nefes almak, günleri geçirmek, yemek yemek, çalışmak, kazanmak, kaybetmek ve yaşlanmak değildir. Bunların hepsi hayatın biyolojik ve maddi tarafıdır. Fakat insanın gerçekten yaşayıp yaşamadığını belirleyen başka bir şey vardır:
Sormak.
Neden?
Niçin?
Böyle olmak zorunda mı?
Ben gerçekten bunu istiyor muyum?
Doğru bildiğim şey gerçekten doğru mu?
Ben mi düşünüyorum, yoksa bana düşündürülenleri mi düşünüyorum?
Belki de insanın kendisiyle karşılaşması bu sorularla başlar.
Sormayan insan, yalnızca önüne konulan hayatı yaşar. Sormayan, alışkanlıkların içinde kaybolur. Kendisine verilen cevaplarla yetinen insan, zamanla kendi sorularını da kaybeder.
Oysa soru, insanın zihnindeki ilk özgürlük hareketidir.
Bir soru sorduğunuz anda, size sunulmuş olan cevabın dışına çıkmış olursunuz.
Bu yüzden “Sormayan, yaşadığını anlamayandır.”
Yaşadığını anlamayan insanın ise yalnızca kendisine değil, çevresine ve insanlığa da katkısı sınırlıdır. Çünkü insanlığın ilerlemesi, hazır cevaplarla değil, sorularla mümkün olmuştur. Bilim soruyla başlamış, felsefe soruyla başlamış, insanın kendisini tanıma çabası bile soruyla başlamıştır.
Belki de insanı diğer canlılardan ayıran en önemli özelliklerden biri, yalnızca yaşaması değil, yaşadığını sorgulamasıdır.
Fakat modern hayatın garip bir çelişkisi var.
Bilgiye hiç olmadığı kadar kolay ulaşıyoruz ama soru sormaya daha az zaman ayırıyoruz.
Her konuda bir cevabımız var; fakat cevapların gerçekten bize ait olup olmadığını düşünmüyoruz.
Sosyal medya bize neyi sevmemiz gerektiğini, neye kızmamız gerektiğini, kimi beğenmemiz gerektiğini, kimi eleştirmemiz gerektiğini söylüyor. İnsan bazen kendi düşüncesini oluşturduğunu zannederken aslında başkalarının düşüncelerini tekrar ediyor.
Sonra da kendisini özgür sanıyor.
Filmde geçen bir başka ifade bu noktada insanı doğrudan kendisiyle karşı karşıya bırakıyor:
“Gırtlağımıza kadar kendimizle doluyuz.”
Gerçekten öyle miyiz?
Belki de çağımızın en büyük yalnızlığı, insanın kendisinden başka bir yöne bakamamasıdır.
Kendimizle o kadar doluyuz ki başkasını dinlemeye, anlamaya, onun dünyasına girmeye zaman bulamıyoruz. Konuşurken dinlemiyor, dinlerken cevap hazırlıyoruz. Bir başkasının acısını anlamadan kendi acımızı anlatıyoruz. Başkasının hikâyesini öğrenmeden onun hakkında hüküm veriyoruz.
Ve sonunda hayat, insanların birbirlerini gerçekten anlamadan birbirlerinin yanından geçip gittiği büyük bir kalabalığa dönüşüyor.
İşte bazen bir film bu kalabalığın içinde bizi durduruyor.
Perdede gördüğümüz bir karakter, aslında bize kendimizi gösteriyor. Bir diyalog, yıllardır zihnimizde sessizce duran bir soruyu uyandırıyor. Bir davranış, kendi hayatımızdaki benzer bir davranışı hatırlatıyor.
Film hayatla çakıştığında artık yalnızca film olmaktan çıkıyor.
Kişiyi kendi içine çekiyor.
Düşündürüyor.
Rahatsız ediyor.
Bazen itiraz ettiriyor, bazen kabul ettiriyor.
Ve belki de iyi bir filmin en önemli özelliği tam burada ortaya çıkıyor: Bittiğinde zihnimizde devam etmesi.
İyi film, jenerik başladığında bitmeyen filmdir.
Çünkü asıl film bazen perdede değil, insanın içinde devam eder.
Belki de bu yüzden film seyretmeyi seviyorum.
Çünkü insan bazen bir film seyretmek için oturur, fakat film bittiğinde kendisini seyretmiş olduğunu fark eder.
Ve geriye tek bir soru kalır:
Ben gerçekten yaşıyor muyum, yoksa yalnızca bana verilen hayatı mı sürdürüyorum?
Belki de cevabı bulmanın ilk şartı, yeniden sormaktır.
Çünkü insan, sormayı bıraktığı gün yalnızca düşünmeyi değil, yaşadığını anlamayı da bırakır.