Emeklilik sonrasında yurt içi ve yurt dışı seyahatlerine daha fazla önem vermeye başladık. Fırsat buldukça haftalık ya da birkaç günlük gezilere çıkıyoruz. Gezmek benim için yalnızca yeni yerler görmek, farklı kültürleri tanımak veya tarihi eserleri ziyaret etmek anlamına gelmiyor. Aynı zamanda zihinsel bir egzersiz niteliği taşıyor. Her yolculukta beynimdeki nöronlar harekete geçiyor, gördüklerimi yaşadıklarımla ve kendi toplumumun gerçekleriyle karşılaştırmaya başlıyorum.
Birçok insan yurt dışına çıktığında yolları, trafiği, şehir planlamasını ya da ekonomik refahı kıyaslar. Benim dikkatimi daha çok kültürel mirasa ve toplumların kendi değerlerine nasıl sahip çıktıkları çekiyor. Ne yazık ki bu kıyaslamaların sonunda çoğu zaman hüzün verici bir tabloyla karşılaşıyorum.
Avrupa'nın birçok ülkesinde, tarihe iz bırakmış insanlar hangi görüşten, hangi inançtan veya hangi siyasi düşünceden olursa olsun ortak kültürel mirasın bir parçası olarak kabul ediliyor. Bu kişilerin yaşadığı evler, eserlerini ürettikleri mekânlar, mücadele ettikleri alanlar özenle korunuyor. Dünyanın dört bir yanından gelen insanlar bu yerleri ziyaret etmek için para harcıyor, zaman ayırıyor ve böylece hem kültürel hem de ekonomik bir değer üretilmiş oluyor.
Bunun en çarpıcı örneklerinden biri Jeanne d'Arc'tır. Yaşadığı dönemde kilise tarafından sapkın ilan edilmiş, toplum dışına itilmiş ve sonunda yakılarak idam edilmiştir. Ancak yüzyıllar sonra aynı toplum onun değerini yeniden teslim etmiş, yaşadığı ve öldürüldüğü yerleri koruyarak onu ulusal hafızanın önemli bir parçası haline getirmiştir. Adeta gecikmiş bir itibar iadesi yapılmıştır.
Benzer bir durumun Doğu tarihinde de örnekleri vardır. Hallac-ı Mansur, "Enel Hak" dediği için ağır bir şekilde cezalandırılmış, işkence görmüş ve öldürülmüştür. Ancak bugün onun düşüncelerini ve yaşadığı trajediyi toplumun ortak hafızasında yaşatmaya yönelik güçlü bir çaba görmek zordur. Oysa geçmişte yapılan hatalarla yüzleşmek ve o insanların düşünsel mirasına sahip çıkmak, toplumların olgunluğunu gösteren önemli bir ölçüttür.
Yakın tarihimizde de benzer örnekler bulunmaktadır. Sabahattin Ali ve Nazım Hikmet, eserleri dünya çapında tanınan önemli yazar ve şairlerimizdir. Ancak siyasi görüşleri nedeniyle uzun yıllar boyunca resmi kültür politikalarının dışında bırakılmış, eserleri hak ettikleri ölçüde sahiplenilmemiştir. Oysa bir milletin kültürel mirası, yalnızca belirli bir düşünceyi benimseyen kişilerden oluşmaz. Farklı seslerin, farklı bakış açılarının ve farklı hayat hikâyelerinin toplamı o milletin gerçek zenginliğini oluşturur.
Simavnalı Şeyh Bedreddin, Pir Sultan Abdal ve Necip Fazıl Kısakürek de farklı düşünce dünyalarına ait olmalarına rağmen toplumun ortak değerleri arasında yer alabilecek isimlerdir. Birini sahiplenirken diğerini dışlamak, aslında kültürel mirasın bir bölümünü yok saymak anlamına gelir. Oysa gelişmiş toplumlar, geçmişleriyle kavga etmek yerine onu bütün yönleriyle anlamaya ve korumaya çalışırlar.
Doğu toplumlarının zaman zaman kendi evlatlarını tükettiği söylenir. Buna karşılık Batı, yalnızca kendi değerlerine değil, başka medeniyetlerin ürettiği değerlere de sahip çıkmayı başarabilmektedir. Müzelerinde, kütüphanelerinde ve tarihi mekânlarında bunun sayısız örneğini görmek mümkündür.
Ortak değerlerin çoğalması, toplumun birlik duygusunu da güçlendirir. İnsanlar kendilerini aynı hikâyenin parçaları olarak görmeye başlarlar. Geçmişe sahip çıkmak yalnızca nostaljik bir davranış değildir; geleceği inşa etmenin de önemli bir aracıdır.
Batı şehirlerini gezerken yüzlerce yıllık yapılarda yaşamaya devam eden, yaşadıkları çevreyi koruyan ve geçmişleriyle gurur duyan insanlar görüyorum. Belediyeler ve yerel yönetimler de bu mirası korumayı görev kabul ediyor. Buna karşılık bizde geçmişi hatırlatacak izlere rastlamak çoğu zaman zorlaşıyor. Eski mahalleler kayboluyor, tarihi yapılar yıkılıyor, köklü aileler yaşadıkları şehirlerden ayrılıyor.
Eskiden insanlar doğdukları yerde yaşar, çalışır ve çoğu zaman hayatlarını orada tamamlardı. Günümüzde ise sürekli hareket hâlindeyiz. İnsanlar eğitim, iş veya başka sebeplerle sık sık yer değiştiriyor. Böyle olunca yaşanılan yere aidiyet duygusu da zayıflıyor. Kişi, birkaç yıl sonra başka bir şehirde ya da başka bir ülkede olacağını düşündüğünde bulunduğu yerin geleceğiyle daha az ilgileniyor.
Oysa bir şehri şehir yapan yalnızca binalar değildir. O şehrin hafızası, hikâyeleri, yetiştirdiği insanlar ve korunabilmiş değerleridir. Geçmişine sahip çıkamayan toplumların geleceğini sağlam temeller üzerine kurması da kolay değildir. Bu nedenle sahip çıkmak yalnızca insanlara değil; fikirlere, eserlere, şehirlere ve ortak hafızamıza da yönelmelidir. Çünkü geleceğe bırakabileceğimiz en değerli miras, korumayı başardığımız geçmişimizdir