Takvimler yine o tanıdık heyecana yaklaşıyor. Bayram geliyor.

Eskiden bu cümle kalbimize düşer düşmez içimizde bir şeyler hızlanırdı. Yeni ayakkabının kutusu açılır, bayramlıklar yatağın kenarına dizilir, şekerlerin kokusu bile sabırsızlandırırdı bizi. Gece zor uyunur, sabah erkenden kalkılırdı. Çünkü bayram sadece bir gün değildi; bir his, bir coşku, bir çocukluk haliydi.

Şimdi soralım kendimize: Bayram hâlâ geliyor mu, yoksa biz mi artık gitmiyoruz ona?

Büyüdük. Sorumluluklarımız arttı. Bayram, yapılacaklar listesine sıkıştı: temizlik, yemek, ziyaret, trafik…

Ama bir yerlerde hâlâ o çocuk duruyor. Kapının çalınmasını bekleyen, şeker toplarken gözleri parlayan, harçlığını sayarken gülümseyen o çocuk.

Belki de bayram, dışarıda değil; tam olarak orada, içimizde bekliyor.

Çocuklar bu yüzden önemli. Onlar bayramı hâlâ gerçekten yaşıyor. Bir şekerin mutluluğunu büyütebilen, bir ziyaretin değerini hissedebilen son kuşak onlar gibi geliyor bazen.

Belki de bu bayram, biraz yavaşlamayı deneyebiliriz. Kapıyı çalan bir çocuğun gözlerine gerçekten bakmayı, bir büyüğün elini sadece görev diye değil hissederek öpmeyi, mesaj atmak yerine bir sesi duymayı…

Çünkü bayram; yeni alınan ayakkabının sesi değil, eski bir sevginin hatırlanmasıdır.

Ve belki de en çok bugünlerde ihtiyacımız olan şey tam olarak bu: Hatırlamak.