Her anı zorluk içinde geçen Özel Kuvvetler eğitiminin bir safhası vardır. Kurs gören askerlere gerekli teçhizatlar verilir ve belli bir süre arazide yaşaması istenir. Bazen bir iki gün olduğu gibi bazen bir hafta on gün bazen de daha fazla olabilir bu arazi eğitimi.
Bu eğitim için araziye bırakılan askerleri gerçek ortama alıştırmak için adına “Hedef kıtası” denen ve düşman unsurlarını temsil eden kursiyer mevcuduna göre sayısı değişen tecrübeli askerler görevlendirilir.
Bu askerler tıpkı kursiyerler gibi arazide yaşar ve kurs gören personele, taarruzlar düzenler, baskınlar yapar, tacizler yapar. Bazen bu baskınlarda eğer yakalayabilirse kursiyerleri ele geçirir ve sorgular. Kursiyerler için artık o kişiler şehit olmuştur.
Bir süre ciddi sorgulamadan sonra eğitime devam edebilmeleri için öğretmen veya hakem olarak görevli personel alır ve kurs görenlerin arasına getirir.
Kurs liderine ele geçen personeli teslim ederken “Falanca gün ve saate uğradığınız baskında şehit olan personelin yerine yeni personel katılış yaptı. Bu yeni personeli de eğitip adapte ediniz.” Der ve o ele geçen personeli yeni personelmiş gibi bırakır gider.
Onlar geldikten sonra, neler yaşadı, sorgulama nasıl geçti, nasıl bir ağır eğitim uygulandı gibi aralarında geçen diyaloglara hiç girmiyorum. Ele geçenler neler yaşadığını anlatmak istemedikçe onlar belki de kendi başlarına da gelebileceği için sorar da sorarlar.
Neyse asıl konumuza dönelim.
Gerçek âlemde maalesef böyle olmuyor.
Bilmem en son hangi yakınınızı kaybettiniz. Bilmem hangi bildiğiniz tanıdığınız birinin son anında yanında oldunuz, bilmem en son hangi yakınızın cenazesinin yıkanmasına nezaret ettiniz. Veya bilmem hangi yakınızın cenaze namazını kılıp, mezara yerleştirip, törene katılanlardan biraz daha ağırdan alarak bile olsa ayrıldınız mezarlıktan.
Belki bir süre beklediniz, belki bir süre rüyanızda gördünüz, belki içeri girip dışarı çıktığınızda nefesini hissettiniz. Ama gelmedi. Asla gelmedi ve gelmeyecek. Zaten eğer biri gelecek olsaydı veya çok istemekle veya çok kişinin istemesiyle gelecek olsaydı Peygamber Efendimiz (sav) gelirdi değil mi?
Şimdi iki hayal kuralım.
Birinci hayalimizde üstünden ırak ama olsun ama olmayacak bir şey de değil. Bir yakınınızın son üç gününün olduğunu düşünelim.
Ne yapardınız?
Bunu ona üzüntünüz ile belli mi ederdiniz? Ağlayıp, sızlayıp, kahrolup, onun daha da acı çekerek ebede intikalini mi bekle ağlayarak gülümseyip her şey yolunda havası mı verirsiniz?
En sevdiği yemeği yedirtip, en çok sevdiği içeceği ikram mı edersiniz?
En çok sevdiği pahalı giysiyi almayı gereksiz mi görürsünüz? Alacağı elbiseyi koşarak terziye götürüp üzerine uyarlatır mısınız? Yoksa biraz büyük beden alıp, nasıl olsa üç gün sonra giyemeyecek falancaya veririz mi dersiniz?
Üç gün boyunca geceleri uyuyup normal hayata devam mı edersiniz? Yoksa başucunda bekleyip her saniyesini beraber yaşamayı mı yeğlerisiniz?
Üçüncü gün geldiğinde ve artık son saatinin içinde olduğunu bildiğiniz bu sevdiğiniz için en son ne derdiniz? Gözlerinin içine bakarak son birkaç dakikayı nasıl geçirirdiniz?
İkinci hayalimizde kendimiz ile ilgili olsun.
Kesin tanı olarak üç günlük ömrünüz kaldığını ve üçüncü günün sonunda uzatma olmadan öleceğinizi bilseniz ne yapardınız?
Kendinizi karanlık bir odaya kilitleyip kapı pencereye demir kilitler vurarak içeri ışığın bile sızmasını öneyerek ölümden kaçmaya mı çalışırsınız?
Dağın zirvesine çıkar, denizaltına biner, ormanda saklanır neler yapardınız Azrail’in bulmaması için.
Yâda son günlerinizi Kâbe’de Ravza ’da geçirmek için pasaportu alıp uçağa mı koşarsınız? Gusül abdesti alıp, kuran namaz eksiklerinizi tamamlarken, malınızı mülkünüzü sadaka olarak mı dağıtırsınız?
Eş, dost, çoluk, çocuk ne varsa toplar helalleşir hayır dua için yalvarır mısınız? Hayatınızın muhasebesini yapar secdeden başınızı kaldırma mısınız?
Veya telefonu şarja takıp kim var kim yoksa sıradan arayıp, gözyaşlarınızı kalplerine akıtıp özür diler helallik mi istersiniz?
Abartırcasına Allah ne verdiyse yer, tıka basa doyar, tüm farklı nimetleri tatmaya mı gayret edersiniz yoksa eliniz kuru bir ekmeğin ucunu koparmaya bile gitmez mi?
Aslında o kadar çok yâda diye uzayıp giden sorular sorulur ki uzar gider bu yadalar.
Ama galiba en can alıcı soru şudur.
O son dakikanız yaklaşığında acaba geride kalacaklara bir şey bırakır mıydınız?
Yok, yok! Öyle ev tapusu, araba anahtarı, banka cüzdanı değil. Yâda balkondaki çiçekleri de değil.
Bir hoş seda da değil.
Bir eser bırakmak, bu üç günün ardında acılı geçen birkaç günün sonunda açıp okuyup anıları yâd edecek bir eser bırakır mıydınız? Hani şu odadaki sandıkta, salondaki vitrinde, okuma odasındaki kitaplığın en üst rafında saklayıp, birkaç ayda bir açıp okunacak ve ardından da bir Fatiha ile yazarı anılacak bir eser.
Birinci torunlara kesin bırakılacak ama belki torundan toruna geçecek, o günlerde böyle birkaç kelime yazacak bir dedemiz, ninemiz varmış dedirtecek bir eser bırakır mıydınız?
Bu Dünyaya bir defa geliniyor. Tekrarı yok. Hani alıp gitseler, sorgulasalar, biraz vursalar, dövseler, yüzümüzü gözümü şişirseler, hatta alsalar askıya da bekletseler birkaç zaman!
Ama alıp gelseler yine.
Deseler ki bir şans daha. Bir süre daha. Bir ömür daha.
Yok;
Öyle olmuyor işte.
Gidince lambalar sönüyor, sular kesiliyor, benzin bitiyor, dükkân kapanıyor, yol tükeniyor.
O halde hoş bir sedanın yanına katık olsun diye beş, on, yirmi, kırk, seksen belki de yüz seksen yıl sonra o günlerde bir atamız varmış ve yazmış diyebilecekleri bir eser bırakmak mı lazım gelir acaba?
Ha şimdi hemen bir sürü laf edip, eleştiri yapacak, “Neymiş efendim son dakikada eser bırakacakmışım peh peh” diyeceklere diyorum ki; kimse size kırmızı kaplı, mavi logolu üç cilt ansiklopedi yazın demedi ki.
Belki birkaç satır yazı, belki bir resim, belki bir el emeği bir şekil...
O kadar!
Muhabbetle…