Doğanın değişmediğini düşündü. En azından onun bildiği kadarıyla değişmiyordu. Aynı yasalar, aynı döngüler, aynı sonuçlar. İnsan ise sürekli müdahale ediyordu. Ve sonra, olanlara şaşırıyordu. Oysa doğa, her defasında cevap veriyordu. Gecikmeli belki, ama mutlaka. Asıl garip olan, insanın bunu her seferinde ilk kez oluyormuş gibi karşılamasıydı.
Bir anın, ancak hatırlandığında “an” olduğunu fark etti. Geriye kalanların hiçbir adı yoktu. Yaşanmış ama kaybolmuş şeylerdi onlar. Üstelik sayıca daha fazlaydılar. Ama yine de yok sayılıyorlardı. İnsan, hatırladıklarıyla kendini kuruyordu. Unuttuklarıyla değil. Bu da ona eksik ama yeterli geliyordu.
Duygular üzerine düşündü. Aşk dediği şeyle nefret dediği şey arasında sandığı kadar mesafe olmayabileceğini fark etti. İkisi de yoğundu. İkisi de insanı ele geçiriyordu. “Duygulandım” dediğinde, hangisini kastettiğini çoğu zaman kendisi bile bilmiyordu. Belki de bilmek istemiyordu. Çünkü ayırmak, basitleştirmek demekti.
İnsan dışındaki canlıları düşündü. Kısa bir süre sonra kendi başlarına kalabiliyorlardı. Bu ona doğal geliyordu. İnsanınsa uzun süre başkasına muhtaç olması, pek doğal görünmüyordu. Zayıf başlıyordu hayatına. Ama sonra değişiyordu. Güçlenmekle kalmıyor, aynı zamanda sertleşiyordu. Hatta bazen, gereğinden fazla.
Bunu bir çelişki olarak gördü. Ama doğanın çelişkilerle ilgilenmediğini de biliyordu.