Toprağın suskunluğuna bırakılmış bir saz bu…

Sanki biraz önce konuşmuş da şimdi küsmüş gibi. Telleri susturulmuş ama içinde hâlâ bin türkü dönüyor. Sonbaharın kuru yaprakları arasında yatıyor; mevsim yorgun, ağaçlar çıplak, rüzgâr bile yavaş esiyor. Doğa bile sesini kısmışken, o hâlâ anlatmak istiyor aslında… Ama dinleyen yok.

Bu görüntü, insanın içini anlatıyor biraz.
Herkesin hayatında böyle bırakılmış bir “saz” vardır. Çalınmayı bekleyen bir hayal, söylenmemiş bir söz, içinde biriken ama dışarı çıkamayan bir duygu… Zaman geçer, mevsimler değişir ama o duygu orada kalır. Üzeri yaprakla, tozla, sessizlikle örtülür. İnsan güçlü görünür ama içinde susturduğu şeyler, en çok bağıranlardır.
Bak şu toprağa…

Kuru, çatlamış, sararmış. Ama bahar geldiğinde yine yeşerecek. İşte insan kalbi de böyle. Şu an yorgun olabilir, kırılmış olabilir, konuşmaya mecali kalmamış olabilir. Ama bir gün, doğru bir dokunuşla, doğru bir sözle, doğru bir yürekle tekrar titreyecek. Sazın telleri pas tutmaz; sadece biraz sevgiye, biraz ilgiye ihtiyaç duyar.
Belki de bu saz, terk edilmedi…
Belki dinleniyor.

Belki sahibi onu bilerek doğaya bıraktı; rüzgârın sesini duysun, toprağın kokusunu içine çeksin diye. Çünkü bazı sesler kalabalıkta değil, yalnızlıkta olgunlaşır. İnsan da öyle… En büyük dönüşümler alkış altında değil, kimsenin görmediği yerde olur.

Şu manzara şunu fısıldıyor:
Sessizlik, bitiş değildir.
Durmak, vazgeçmek değildir.
Toprağa bırakılan her şey kaybolmaz; bazıları kök olur.
Belki bugün sen de kendini böyle hissediyorsun…

Konuşsan kimse duymayacak gibi, anlatsan kimse anlamayacak gibi. İçindeki türkü boğazına düğümlenmiş. Ama unutma; en güzel ezgiler, en çok susmuş yüreklerden çıkar. Ve bir gün biri gelir, o sazı eline alır… Tozunu siler, tellerine dokunur. İşte o an, sustuğunu sandığın her şey şarkıya dönüşür.

Çünkü insan da saz gibidir…
Doğru elde, yeniden hayata gelir.
Ve bazı hikâyeler, yere düşerek değil, toprağa değerek başlar.