Bazı çocuklar büyür...

Ama kimse onların çocukluğunu fark etmez.
Sevgisiz ve ilgisiz bir evde büyüyen kız çocuğu, gürültüsüz bir yalnızlıkla tanışır önce. Kimse onu dövmez belki, kimse bağırmaz… ama kimse de sarılmaz. Kimse “buradayım” demez. Ve çocuk, görünmeyen bir boşlukla yaşamayı öğrenir.

En tehlikelisi de budur zaten: yokluğun sessizliği.

Baba figürü, bir kız çocuğu için yalnızca “evin erkeği” değildir. Baba; güven demektir, sınır demektir, değer demektir.

Baba; “sen korunmaya değersin” mesajıdır. Ama o mesaj hiç gelmediğinde, kız çocuğu kendi kendine cevaplar üretir.

Ve çoğu zaman o cevaplar yanlıştır.

Babasını özleyen kız çocuğu, büyüdüğünde sevgiyi tanıyamaz. Çünkü sevgi onun için hep yarım kalmıştır.

Birinin varlığına değil, gitmeyişine tutunur. Kendini ispat etmek ister, sevilmek için çabalar, yetmez… daha çok çabalar. Yorulur ama vazgeçmez. Çünkü çocukken vazgeçmeyi öğrenmemiştir; beklemeyi öğrenmiştir.

İlgisizlik, çocuğun kalbine şu cümleyi fısıldar:
“Demek ki ben yeterli değilim.”

Ve bu cümle, yıllar boyunca değişik kılıklara girerek karşısına çıkar.

Yanlış ilişkilerde, değersiz hissettiren işlerde, sessizce yutulan haksızlıklarda…

Baba özlemi bazen bir adamın bakışında, bazen sert bir ses tonunda, bazen de sadece “kal” diyen bir cümlede tetiklenir.

Kimse şunu sormaz:

Bu kız neden bu kadar güçlü görünmek zorunda?

Neden bu kadar dayanıklı?

Neden hep toparlayan o?

Çünkü kimse onun küçükken tutulmadığını bilmez.

Farkındalık şuradadır:

Bir çocuğu aç bırakmak bedenine zarar verir,

sevgisiz bırakmak ruhunu sakatlar.

Ve baba özlemi, yalnızca bir kişiyi özlemek değildir.

Güveni, korunmayı, onaylanmayı, koşulsuz kabulü özlemektir.

Eğer bugün yetişkin bir kadın, hâlâ içten içe “beni gerçekten gören biri olsun” diye dua ediyorsa…

Orada hâlâ pencereden dışarı bakan küçük bir kız vardır.

Elinde kimsenin tutmadığı bir kalp…

Ve içinde bitmeyen bir soru:
“Ben sevilmeye değer miyim?”

Cevap net ve gecikmiş olsa da şudur:
Evet. Baştan beri.