
1071’de Malazgirt’te atılan bir adım, yalnızca bir savaşın değil; bir milletin kaderinin başlangıcı oldu. Sultan Alparslan ve onun inançla yoğrulmuş ordusu, Anadolu’nun kapılarını Türk milletine açarken tarihin akışını da değiştirdi. O gün, bu topraklar sadece fethedilmedi; kanla, imanla ve adaletle yurt kılındı.
O günden bugüne bu coğrafyada var olmak, her zaman bedel ödemeyi gerektirdi. Çünkü Anadolu; sadece bir toprak parçası değil, uğruna can verilen bir vatandır. Milletimizin kaderi, tarih boyunca mücadeleyle yazıldı. Bizler savaşmayı değil; özgür yaşamayı, onurla ayakta durmayı öğrendik. Ama bayrağımıza uzanan her el, inancımıza ve birliğimize yönelen her tehdit, karşısında çelikten bir irade buldu.
Çanakkale’de “geçilmez” dedik, Sakarya’da vatanı savunduk, Kurtuluş Savaşı’nda küllerimizden yeniden doğduk. Çünkü bu millet diz çökmeyi değil, ayağa kalkmayı bilir. Bayrağımız, şehit kanlarıyla yoğrulmuş bir namustur; yere düşmez, düşürülemez. Ona uzanan eller, yalnızca bir kumaşa değil, bin yıllık bir tarihe, bir milletin onuruna uzandığını bilmelidir.
Bizim coğrafyamız kaderimizdir; kaderimiz ise mücadeledir. Barışı savunuruz ama esareti asla kabul etmeyiz. Mazlumun yanında, zalimin karşısında durmak bu milletin karakteridir. Dün Malazgirt’te, bugün her karış toprağımızda aynı inançla ayaktayız.
Ve bilinsin ki; bu düşüncede olanlara karşı, dün olduğu gibi bugün de yarın da duruşumuz nettir. Bayrağımız dalgalandıkça, ezanımız yankılandıkça bu millet var olmaya, bu vatan ebediyen yaşamaya devam edecektir.