
Toplum, bireyin arzularına teslim olduğunda çözülmeye başlar. Çünkü kişisel isteklerin ölçüsüzce kutsandığı her yerde ortak değerler yavaş yavaş sessizliğe gömülür. “Ben ne istiyorum?” sorusu, “Biz neyi kaybediyoruz?” sorusunun önüne geçtiğinde, toplum sadece kalabalıktan ibaret hale gelir. Aynı sokakta yürüyen ama aynı vicdanda buluşamayan insanlar ortaya çıkar.
Bugün birçok toplumsal bozulma, büyük kötülüklerden değil; küçük ama yaygın kabullenişlerden doğuyor. Haksızlık “işime geliyorsa”, suskunluk “bana dokunmuyorsa”, yozlaşma “herkes yapıyorsa” meşrulaştırılıyor. Kişisel çıkar, adaletin önüne; konfor, sorumluluğun önüne geçiyor. Böylece toplum, ortak bir ahlak zemini yerine bireysel hesapların pazaryerine dönüşüyor.
Değerler, toplumun görünmez sözleşmesidir. Yazılı değildir ama herkes bilir. Emanete sahip çıkmak, güçsüzü kollamak, utanmayı kaybetmemek, doğruyu savunurken bedel ödemeyi göze almak… Bu sözleşme bozulduğunda kanunlar çoğalır ama adalet azalır. Çünkü yasa korkuyla işler, değerler vicdanla.
Kişisel arzuların öne çıktığı bir düzende; liyakat yerini sadakate, emek yerini gösterişe, ahlak yerini başarı masalına bırakır. Kim daha çok bağırıyorsa haklı sayılır, kim daha görünürse değerli kabul edilir. Toplum, derinliği olan insanları değil; dikkat çeken yüzleri ödüllendirir. Bu da sessiz ama nitelikli olanı kenara iter.
En tehlikelisi şudur: Bu bozulma bir süre sonra normalleşir. İnsanlar yanlışla yaşamayı öğrenir. Çocuklar bunu görerek büyür, gençler bunu doğru sanarak yol alır. Değerler, “eski kafa” diye etiketlenir; ilke sahibi olmak “uyum sağlayamamak” olarak görülür. Böylece toplum kendi geleceğini, farkında olmadan aşındırır.
Oysa toplum dediğin şey; herkesin her istediğini yaptığı bir alan değil, herkesin bazı şeylerden vazgeçebildiği bir dengedir. Birey, toplum için değil; toplum da bireyi ezmek için var değildir. Ama ortak bir iyinin olmadığı yerde, bireysel özgürlük sadece güçlülerin ayrıcalığına dönüşür.
Kişisel arzu ve istekler elbette vardır. Yok sayılmaları değil, terbiye edilmeleri gerekir. Değerlerin önüne geçtiklerinde sadece bireyi değil, toplumu da çürütürler. Çünkü bir toplum, ne kadar zengin olduğu ile değil; neye “hayır” diyebildiği ile ayakta kalır.