Bu çağda anlaşılmak, âmânın kalbine ışık düşmesini beklemek gibi. Göz görmez belki ama gönül bilir. Ne var ki gönüller kalabalıklaştıkça, hakikat sessizleşiyor. İnsan, sesini yükselttikçe değil; içini susturdukça anlaşılır oluyor.
Kendimi anlatmak, hiç gül koklamamış birine gülün hikmetini anlatmaya benziyor. Koku anlatılmaz; kokuya varılır. Hakikat de böyledir. Sözle değil, hal ile tecelli eder. O yüzden dilim her açıldığında, gönlüm biraz daha susmayı öğreniyor. Yüreğimde yanan ateş, ne dünya ateşi ne de cehennem ateşi… Bu, “yanmadan olmuyor” diyenlerin ateşi. Umut dedikleri şeyse, bu ateşe dökülen bir bardak su değil; sabırdır, teslimiyettir. İnsan yanar, yanar da küle razı olursa, işte o zaman rahmet iner. Beni insanların anlayıp anlamayacağını bilmem. Zira bilirim ki herkesin nasibi, anlayabildiği kadardır. Benim imkânsızlığım da, yanışım da, söyleyemeyişim de bir sırdır. Sır ehline açılır, merak edene değil. Sustumsa da anla. Baktımsa da anla.
Çünkü anlatmak, bazen perde olur. Hakikatin değeri, gizliliğindedir. Herkesin bildiği sır, sır olmaktan çıkar. Gönülden gönüle akan şey, kelama dökülünce eksilir. Gecenin en koyu vakti çöker gözlerime; o vakit ki nefs susar, kalp konuşur. Yağmurun en soğuk damlası düşer yüreğime; arındırır ama üşütür. İşte o an gözlerim secde eder, sözlerim susar. Çünkü bazı dualar dile gelmez, hâl olur. Belki de bu yüzden yol uzun, yolcu yalnızdır. Ama bilen bilir: Yalnızlık terk ediliş değil, seçiliştir. Anlayan bir gönül varsa, kalabalığa ne hacet? Hakikat, zaten kendini bilenlere görünür.