Hayat bazen bir sızı gibi sokulur insanın içine; adını koyamadığı, tarif edemediği, fakat varlığını her nefeste hissettiği bir sızı… Kimi zaman bir yüzdür, kimi zaman bir söz. Kimi zaman da tam yanımızdayken yokluğunu duyuran bir varlık… İnsan, gölgesinin bile ardında bıraktığı o eksilmeyi ancak karanlık çökünce fark eder. Çünkü bazı kaybedişler, yalnızca bir yokluk değil; ruhun içinde açılan sessiz bir uçurumdur.

Kıymet bilmek… Ne ağır bir kelime aslında. İnsan çoğu zaman ışığın değerini, karanlık yüzüne kapanınca anlar. Elinin altındaki sıcaklık çekildiğinde, geriye soğuk taşlar gibi bir gerçek kalır: Bazı şeyler bir kez gidince geri dönmez. Bazı kapılar, bir kez kapandığında ardında bir ömür boyu uğuldayan bir sessizlik bırakır.

Bir bakışın, bir sesin, o an fark edilmeyen bir dokunuşun kıymeti… Ancak karanlık çöktüğünde yankılanır insanın içinde. Bir zamanlar sıradan sandığınız bir varlık, bir gün gecenizin en ıssız köşesine çöreklenir ve sizi huzursuz eden bir eksikliğe dönüşür. Çünkü insan, çoğu zaman kaybetmeden görmez, duymadan işitmez, kırılmadan anlamaz.

Kaderin karanlık bir alışkanlığı vardır: Değer bilmeyeni, kendi sessiz kayıplarıyla terbiye eder. Geciken her söz, saklanan her duygu, ertelenen her adım, gölgesini düşürür insanın üzerine. Ve gün gelir, söylemediğiniz bir cümlenin ağırlığı, söyleyemediklerinizden daha çok çöker ruhunuzun üzerine.

İşte bu yüzden, bulduğunu ziyan edenin gecesi uzun olur. Çünkü bazı doğrular, ancak karanlıkta görünür hâle gelir. Ve bazı pişmanlıkların, insanın içini oyduğu karanlık bir sesi vardır. Gölgeniz yanınızdayken kıymet bilin. Çünkü bir gün çekildiğinde, ardında yalnızca içinize çöreklenen bir gece kalabilir.