Musa'nın mücadelesi zulüm imparatorluğunun sembolü olan ve milattan önce 1200'lü yıllarda tüm ortadoğuyu kasıp kavuran bir tağut zulmüne bir firavun zihniyetine karşıydı. Zulmün tarihi insanlık tarihi ile başlar. Fakat ne büyük bir hikmettir ki tarihte her zulmün karşısına bir hakikat sembolü olan bir Musa yaratılmıştır. Bu gerçek hayatın en mükemmel diyalektiğidir. Gecenin sabahı, acının tatlısı, hastalığın şifası, kıtlığın bereketi...
Hayat hiçbir zaman bir yanlışın karşısına o yanlışı çürütebilecek, bertaraf edebilecek bir doğruyu çıkarmaktan asla geri kalmaz. Firavunun Musası, Nemrutun İbrahimi, Ebu cehilin Muhammedi, emperyalist zulmün Mustafa Kemali yaşadığımız hayatın en çarpıcı ve en gerçek diyalektiği olarak tarihe geçmiştir. Hayat her fırsatta insana ve topluma mutlaka bir çıkış yolu bulur. Yaşamın diyalektiği asla ıskalamaz. Bu diyalektik Allah'ın var olduğunun da apaçık bir kanıtıdır aynı zamanda. Aksi halde zulüm ve kötülük kıyamete kadar güç iktidarına dönüştürerek gazabın rahmeti gölgelemesine ve rahmetin üzerinde şeytani bir hegamonya( egemenlik) kurmasına neden olurdu. Fakat hayatın gerçeği asla bu hegamonyaya müsade etmemiştir..
Yaşamın dili ve diyalektiği yalnızca tarihte ve sosyal hayatta etkisini ve varlığını göstermiyor tüm madde alemine de ben varım demeye devam ediyor. Örneğin maddesel alemin varlığı atom denilen en küçük medde birimlerinin varlığı ile ortadadır. Atomların varlığı ise atom altı tanecikleri olan artı yüklü protonlarla eksi yüklü elektronların diyalektiği ile var olmaktadır. Atomlarda artı eksi diyalektiği olmadan bu mükemmel düzeni oluşturabilmek asla mümkün değildir. Diyalektik yasalarını işleten ana güç Allah'ın gücü ve ilmidir. Hayatı anlamlı kılanda budur. Firavun olmasaydı Musayı, Ebu cehil olmasaydı Muhammedi, hastalık olmasaydı şifayı, gece olmasaydı gündüzü, zulüm olmasaydı adaleti nasıl tanıyabilirdik.
İnsan, hayatın bu birbirine zıt olan ve aynı zamanda bu zıtlığı ile mükemmel bir dengeyi oluşturan diyalektik düzeni içerisinde gerçeği tanır, olgunlaşır ve hakikatleri bulur. İnsana düşen insani görev ve sorumluluk ise hayatın bu oluş ve işleyişlerinin zıtlığı içerisinde müsbet yolu tercih ederek daima iyiden, güzelden, doğrudan ve hakikatten yana saf tutup yeryüzünde zulmün ve kötülüğün egemen olmasına değil, adaletin, hak ve hukukun iktidar ve egemen olmasına yardımcı olmaktır. İnsanın yaratılış gayeside budur...