Bazen kitabın kokusunda bulursun yalnızlığını…

Her sayfa çevrilişinde, kâğıdın sessizliğinde kendi iç sesini duyarsın. Kelimeler değil, aslında sen konuşursun orada; her cümle bir dua, her satır bir iç döküş gibidir. Bazen de sade bir kahvenin telvesinde bulursun kendini. Küçücük bir fincanın dibinde, koca bir dünyanın izleri gizlidir;

o izlerde geçmişin, özlemlerin ve biraz da içindeki sükût konuşur.

Uçsuz bucaksız hayallerin peşinde koşarken, insan çoğu zaman kendi gölgesini unutur. Ve bir gün, o hayaller bir tümseğe takıldığında, kanayan dizlerinde değil; yıkılan hayallerinde hissedersin acıyı. İşte o an, insan anlar ki aslında acı, ruhun uyanış kapısıdır. Her yara, biraz daha içe çağırır insanı; her kayıp, biraz daha hakikate yaklaştırır.

Çünkü her düşüş, aslında bir kalkışın habercisidir. Kalbin kırıldığı yer, bazen hakikatin ışığının ilk vurduğu yerdir. Kırık bir kalp, dolu bir kalptir; acıyan bir ruh, hissedebilen bir ruhtur. Ve insan, acısıyla olgunlaşır; acısıyla öğrenir sevmeyi, sabretmeyi, teslim olmayı.

Bazen hayat, sessiz bir öğretmendir. Ne bağırır, ne anlatır — sadece yaşatır. O yaşanmışlıkların içinde gizlidir en büyük dersler. Bir kahve telvesinde, bir kitabın kokusunda, bir akşamın sessizliğinde…

Hepsi, aynı hakikati fısıldar: “Dur, dinle. İçinde bir ses var — o senin öz’ündür.”

Ve o ses susmaz…

Rüzgârın uğultusunda, bir mum alevinin titreyişinde, gözyaşının toprağa düşüşünde bile konuşur.

Yeter ki insan dinlemeyi bilsin. Çünkü hakikate varmak, bazen bir adım atmakla değil, bir adım durmakla mümkündür. Durduğunda duyarsın; duyduğunda anlarsın; anladığında, artık korkmazsın.

Zira bilen için her şey O’ndandır; ve dönen, sonunda yine O’na döner.