Her gece, sabahın seni mutlaka karşılayacağına inanarak gözlerini kapatıyorsun. Sanki yaşam, senin iradenle akmaya mecburmuş gibi; sanki kader, her gün kapını çalmakla yükümlü. O güvenle, uzun vadeli planların masanın üzerinde açılmış bir defter gibi duruyor. Yarın yapacaklarını, yarından sonra başlatacaklarını, yıllar sonra elde edeceğini düşündüğün başarıları… Hepsi zihninde bir düzen içinde, hiç bozulmayacakmış gibi.
Dünyanın geçici süsleri ise avuçlarında ışıldıyor. Elbiseler satın alıyor, görüntünü değiştiriyor, kendine sürekli yeni bir suret biçiyorsun. Fakat yüzüne taktığın her yeni maskeyi değiştirirken, içindeki asıl yüzü unutuyorsun. Dünyalık hırslar için birinin kalbini kırmakta tereddüt etmiyorsun; menfaatin uğruna insanların güvenini tüketiyor, ahde vefayı ise tarihin küflü raflarına ait bir kavram sanıyorsun. İnsan bazen kendine en uzak olduğu halde, kendini en çok haklı görebilen varlıktır.
Ne garip… Ölümü kendine yakıştırmıyorsun. Sanki sadece başkaları ölür; sanki ölüm, senin kapını asla çalmayacak bir misafirdir. Herkese yakıştırdığın sonu, kendinden uzak tutmak için büyük bir çaba sarf ediyorsun. Ölümün seni çağıracak olması ihtimali, zihninin kıyısına bile yanaşamıyor. Oysa en büyük yanılgı, insanın kendini zamana ait sanmasıdır. Her nefes, biz fark etmesek de tükenen bir varlık göstergesidir. Sabahı garantilemek ise insanın kendine anlattığı en büyük masaldır. Ve insan bu masalı o kadar çok tekrarlar ki, sonunda gerçek sanmaya başlar.
Allah’ın emir ve yasakları dünyalık telaşların arasında görünmez hale geliyor; oysa hakikat, tam da unuttuğun yerde duruyor. Unutulan şey ölüm değil aslında—ölümlü olduğunu hissetme bilincidir. Belki de durup düşünme vakti gelmiştir: Hiç bitmeyecekmiş gibi yaşarken kaçırdığın şey, belki de hayatın kendisidir.