Hayat, gelgitleriyle var olur. Bir yanımız umutla ileriye koşarken, diğer yanımız geçmişin gölgesine takılıp kalır. Sürekli bir arayış içindeyiz; sanki bir şey eksik, sanki bir şey daha olursa tamamlanacağız. Ama o “bir şey” hiçbir zaman tam olarak gelmez. Çünkü biz, hep olmayanın peşindeyiz.
Yanı başımızda duran yaşamı, sessizce erteleyerek tüketiyoruz. Elimizdekinin kıymetini bilmek yerine, ulaşamadıklarımıza kıymet biçiyoruz. Zaman akıyor, biz bekliyoruz. Günler geçiyor, biz hayal kuruyoruz. Sonra bir bakıyoruz, hayat dediğimiz o uzun yolun sonuna gelmişiz; elimizde bir hiç, kalbimizde yaşanması mümkünken yaşanamayan onca an.
Oysa mutluluk hiçbir zaman uzaklarda değildi. Hep oradaydı — bir sabahın serinliğinde, sevdiğin birinin sesinde, içten bir gülümsemede gizliydi. Fakat biz göremedik. Çünkü biz “daha”sını istedik. Daha çok sevilmek, daha çok kazanmak, daha çok başarmak…
Ama o “daha”nın sınırı yoktu. Her adımda biraz daha eksildik, biraz daha uzaklaştık kendimizden. Belki de insanın en büyük yanılgısı, sürekli bir şeyleri tamamlamaya çalışmasıydı.
Oysa bazen “bu kadar” da güzeldir. Eksik sandığımız şey, belki de aslında tamamlanmış halimizdir. Çünkü hayat, eksiklerle güzeldir. Kusurlar, insanı insana dönüştürür; acılar, kalbin derinliğini öğretir.
Ve bir gün aniden fark ediyor insan:
Aradığı her şey, aslında hep içinde saklıymış.
Huzur, dışarıda bir yerde değilmiş; kalbin tam ortasında, sessiz bir köşede bekliyormuş.
Belki biraz geç, ama yine de fark ediyor insan. Çünkü fark ediş hiçbir zaman geç değildir.
Şimdi, geriye dönüp baktığımızda, keşke dememek için bir şey yapmalı.
Hayatı ertelemekten vazgeçmeli.
Mutluluğu bir hedef gibi değil, bir yol gibi görmeli.
Olmayana değil, olana değer vermeyi öğrenmeli.
Kaçıp giden zamana değil, şu ana sarılmalı.
Çünkü gerçek huzur; hiçbir şeyin peşinde koşmadan, sadece var olabilmektir.
Ve belki de hayatın en sade, en derin anlamı budur:
Sahip olduklarını fark ettiğinde, zaten her şeye sahip olduğunu anlamak.