İnsan, kâinatın gürültüsüyle kirlenmiş bir nefesi, kelimelerle temizleyebileceğini sanır. Oysa harf dediğin, ruhun sonsuzluğunu hapseden dar bir kafestir. Dilin her kıpırdanışı, hakikatin o saf ve şeffaf örtüsünü biraz daha yırtar. Kelimelerin yanlış telaffuz edildiği, anlamın ise hızın dişlileri arasında ezildiği bu devirde, yazmaktan vazgeçmek bir son değil, sırlar alemine atılan ilk adımdır.
Yazmak, varlık iddiasıdır, ben de buradayım demenin en gürültülü yoludur. Oysa yaşamın o baş döndürücü döngüsünde, okumanın bile yetersiz kaldığı o noktada, insan ancak sustuğunda genişler. Sükût, kelimelerin bittiği yerde başlayan, hiçliğin alfabesidir. Kalemin mürekkebi biter, kâğıdın beyazlığı kalır, işte o beyazlıkta, yazılmamış olanın kudreti gizlidir.
Kelimeler, mananın ancak gölgesini taşır. Asıl olan, o gölgenin kaynağına bakmaktır. Hızlı bir yaşamın içinde dönüp duran modern insan, durmayı ve bakmayı unuttu. Sükût etmek, bu kör döngüden bir derviş edasıyla sıyrılmaktır. Kendi içine çekilmek, kelimelerin kirlettiği o berrak aynayı yeniden silmektir.
Şimdi, kalem susmalı ki içimizdeki o kadim ses duyulabilsin. Çünkü hakikat ne yazılan bir satırda ne de okunan bir kitapta gizlidir, o ancak gürültüden arınmış, sükuta boyanmış bir kalbin kuytularında yankılanır.
Artık bırakmak vakti... Kelimelerin telaffuzunda hata aramak yerine, o hatasız sessizliğe sığınmak gerek. Yazmanın manasızlığı, aslında her şeyin söylendiği ve artık söylenecek bir şeyin kalmadığı o mukaddes boşluğun keşfidir.
"Suskunluğun dili yoktur ama her şeyi anlatır." Şimdi bu sessizliğin içinde, dünyayı değil, sadece sükutu dinleme vaktidir.