Hayat, garip bir paradoksun içinde akıp gidiyor. İnsan, her nefeste aslında en çok korktuğu ve kaçtığı o sona, o büyük sessizliğe adım adım yaklaşıyor. Takvimden düşen her yaprak, bizi o kaçınılmaz limana biraz daha yaklaştırırken; asıl soru şu, biz bu yolculukta yanımıza ne alıyoruz?
İnsan ruhu, bir kütüphane gibidir. Kimileri bu kütüphanenin raflarını hakikatle, sevgiyle, erdemle ve içsel bir dinginlikle doldurur. İçsel dünyasını bu denli zenginleştirenler, yolun sonu göründüğünde korkmazlar. Çünkü onlar için ölüm, bir yok oluş değil, zaten içinde taşıdıkları o sonsuzluğun bir başka formuna geçişidir. Onlar, geçici olanla bağlarını doğru kurdukları için, kalıcı olandan çekinmezler.
Madalyonun diğer yüzü, dışını süsleyenler öte yandan, tüm varoluşunu dış dünyadaki vitrinine göre şekillendirenler var. Sadece dışını süsleyen, unvanlara, eşyalara, geçici güzelliklere ve dünyaya körü körü bağlananlar. Maalesef bu gruptakiler için ölüm, en büyük kabusa dönüşür. Çünkü onlar için hayat, sahip oldukları nesnelerden ibarettir ve ölüm, bu sahip olma illüzyonunun son bulması demektir. Elleriyle kurdukları bu sahte kalenin yıkılacak olması, ruhlarını tarifsiz bir korkuyla doldurur.
Aslında bu korkunun temelinde, hazır olmamaktan mülhem bir durum yatar. Ölümden korkmak, aslında biriktiremediklerimizin, tamamlayamadığımız vicdan hesaplarımızın ve öte dünyaya dair cebimizde taşıdığımız o büyük boşluğun dışavurumudur.
Diğer dünyaya hazır olmak, sadece ritüellerle sınırlı bir kavram değildir. Oraya hazır olmak, bu dünyada ne kadar insan kalabildiğimizle, gönül kırmadan ne kadar gönül alabildiğimizle ve kendi içimizdeki o sessiz odada kendimizle barışık olup olmadığımızla ilgilidir.
Eğer içimizdeki o zenginliği inşa edebilirsek, dışarıdaki fırtınalar veya ufukta bekleyen o büyük sessizlik bizi korkutamaz. Çünkü biliriz ki, heybesi dolu olan yolcu, yolun sonundan değil, menziline ulaşmaktan ancak mutluluk duyar.
Sonuç olarak; kaçtığımıza her an daha fazla yaklaştığımız bu hayatta, belki de dışımızı süslemeyi bir kenara bırakıp, içimizdeki o antik kenti yeniden inşa etmeye başlamalıyız.
Velhasıl, ismin bile unutulacak bu dünyada, fazlada ciddiye almamak lazım diye düşünüyorum naçizane.