Hayat, bazen kırık bir saate benzer; akrep de yelkovan da susmuştur ama içten içe bir şey hâlâ tik tak eder. Görünmeyen bir şey… Kaderin karanlık nabzı belki. İnsan o tik takları duymadığı sürece kendini güvende sanır. Oysa her şeyin içten içe yanıp kül olmaya başladığı yer, çoğu zaman tam da “var” sandığımız andır.

Kimi insanlar hayatımıza bir alev gibi düşer; ısıtır, aydınlatır, gölgemizi bile güzelleştirir. Ama alevin kıymeti, rüzgâr estiğinde anlaşılır. Bir gün bakarsınız, ısındığınız o ateş sönmüş; geriye yalnızca elinizi karartan bir kül kalmış. Çünkü bazı varlıklar, henüz dokunurken bile kaybolmaya meyillidir — tıpkı avuç içinde dağılmaya başlayan bir kelebek kanadı gibi. Kıymet bilmemek de işte o kanadı daha hızlı un ufak eder.

İnsan çoğu zaman, elinde tuttuğu ışığın değerini, karanlık aynaya vurunca idrak eder. Bir gülüşün, bir sesin, bir omuzun, bir varlığın… Meğer hepsi, gecenin ortasında ansızın rengi solan bir rüyanın parçasıymış. O rüya dağıldığında fark edilir ki, bazı kayıplar insanın içinden geçtiği en keskin gölgedir.

Kader, unutanları cezalandırmaz aslında. Yalnızca hatırlatır. Bazen bir boş sandalye ile… Bazen artık açılmayan bir kapıyla… Bazen de tam içinize çöreklenen o derin sessizlikle. Ve insan, o sessizliğin içinde kendine şu gerçeği fısıldayan bir karanlıkla karşı karşıya kalır:

“Sen kıymetini bilmezsen, zaman senden almasını bilir.”

Kelimeler söylenmeyince paslanır, duygular ertelenince küser, insanlar değer görmeyince kendi sessiz uzaklıklarına çekilir. Ve geriye, karanlığın en derin yerinde bir yığın kül kalır; bir zamanlar ışık olanın külleri… İşte tam orada, tam o küllerin fısıldadığı yerde, insan nihayet anlar:

Bazı kaybedişler, geri dönüşü olmayan bir kapı değil; bizzat kendi karanlığına açılan bir eşiktir.