İnsanlık neden insanlık konusunda bir adım ileri gidemez?
Bu sorunun cevabı bana göre tek cümlede saklıdır: Kimse dinlemez, kimse ders almaz; yaşar.
İnsan, yaşadıklarından çok, kendi yaşadıklarından ders çıkarmaya meyillidir. Başkasının acısı ona hikâyedir; başkasının yanlışı ise çoğu zaman bir seyirlik ibret. Oysa insanlığın ilerlemesi, yalnızca yeni şeyler öğrenmesine değil, daha önce yaşanmış felaketleri yeniden yaşamamasına bağlıdır.

Mehmet Âkif Ersoy'un o unutulmaz sözü bu gerçeği ne kadar çarpıcı anlatır:
“Tarih’i ‘tekerrür’ diye tarif ediyorlar; hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi?”
Tarih gerçekten tekerrür mü ediyor, yoksa biz mi aynı insan olarak aynı hataları yeniden üretiyoruz?

İkinci Dünya Savaşı'nda Nazi Almanyası'nın Yahudilere uyguladığı soykırım, insanlığın hafızasına kazındı. Milyonlarca insanın öldürüldüğü o korkunç dönemi filmlerle izledik, kitaplardan okuduk, tanıkların anlatılarını dinledik. İnsanlık adına utandık. “Bir daha asla” dedik.
Fakat tarih bize acı bir soru sormaya devam ediyor: “Bir daha asla” gerçekten ne kadar sürdü?
Bugün geçmişte zulme uğramış insanların torunlarının, Gazze'de yaşanan büyük yıkım ve sivil ölümleri karşısında tarihsel acının mağduriyet ile haklılık arasındaki farkını bize yeniden hatırlattığını görüyoruz. Mazlum olmak, insanı otomatik olarak merhametli yapmıyor. Çünkü zulmün karşıtı yalnızca mazlum olmak değil, insan kalabilmektir.

Türkiye de kendi yakın tarihinde bunun acısını yaşadı. Sağ-sol çatışmaları, kamplaşmalar, ölümler, kaybedilen gençlikler… Bir dönem toplumun hafızasında derin yaralar bıraktı. O günlerin acısını yaşayanlar, bir daha aynı şeylerin yaşanmaması gerektiğini herkesten daha iyi bilmeliydi.
Ama bugün yeniden sert kamplaşmaların, birbirini düşmanlaştıran dillerin ve ötekini insan olmaktan çıkaran söylemlerin içinde buluyoruz kendimizi.
İnsan gerçekten neden öğrenmiyor?
Belki de sorun hafızamızda değil, insanın kendisinde.
Hepimiz kendimize sormalıyız: Bizden önce yaşayan insanların deneyimlerine ne kadar kulak verdik? Onların hatalarından ne kadar ders çıkardık?
Cevap çoğu zaman acıdır: Yeterince değil.
Çünkü insan, kendisinden önce yaşananları dinlerken zihninin bir köşesinde şu düşünceyi taşır:
“Onların zamanı başkaydı.”
Evet, zaman değişir. Teknoloji değişir. İletişim biçimleri değişir. Devletler değişir. Silahlar değişir. Ekonomi değişir. Hatta insanın dünyayı algılama biçimi bile değişir.
Fakat bütün bu değişimlerin altında değişmeyen bir şey vardır:
İnsan.
İnsanın hırsı, korkusu, kıskançlığı, iktidar arzusu, intikam duygusu, üstünlük tutkusu ve kendini haklı görme yeteneği hâlâ aynıdır.
Devir değişir ama insanın içindeki karanlık, eğer sorgulanmazsa, yeni araçlarla yeniden ortaya çıkar.
Dostoyevski'nin Suç ve Ceza'sındaki o çarpıcı cümle bu yüzden insan doğasının belki de en acı tarafını anlatır:

“Önce biraz ağladılar, ama alıştılar şimdi. Aşağılık insanoğlu her şeye alışır!”
İnsanın en büyük gücü olan alışabilme yeteneği, aynı zamanda en büyük ahlaki zaaflarından biridir.

Çünkü alışmak bazen iyileşmek değildir.
Bazen alışmak, duyarsızlaşmaktır.
Bir yerde çocuklar öldürülür, önce dehşete düşeriz. Görüntüler karşısında öfkelenir, üzülür, konuşuruz. Sonra başka bir haber gelir. Sonra bir başkası. Bir süre sonra ilk görüntünün yerini yenisi alır.
Ve insan, dün dayanamadığı şeye bugün bakmadan geçebilir.

İran'da bir okulun bombalanması ve kız çocuklarının ölümü… Gazze'de bombalanan çocuklar… Dünyanın farklı yerlerinde savaşların, açlığın ve yoksulluğun ortasında büyüyen insanlar…

Bir süre sonra kaçımız bunları hatırlıyoruz?
İşte asıl tehlike burada başlıyor.
İnsanlığın kötülüğe alışması, kötülüğün kendisi kadar tehlikelidir.

Kadın cinayetleri de artık günlük hayatın haber akışının bir parçası haline geliyor. Her gün yeni bir cinayet, yeni bir şiddet hikâyesi görüyoruz. Bir süre sonra zihnimiz korkunç bir soruya bile alışıyor:
“Bu kadınlar bu adamları nasıl buluyor?”
Belki de soruyu yanlış yerde soruyoruz.
Asıl soru şu olmalı:
Bir toplum, kadınların öldürülmesini nasıl bu kadar sıradanlaştırabiliyor?
Kader mi? Cahillik mi? Ekonomik bağımlılık mı? Eğitimsizlik mi? Aile yapısı mı? Hukukun yetersizliği mi?
Bunların hepsinin payı olabilir.
Fakat daha derinde başka bir sorun vardır: Biz aynı olayları tekrar tekrar yaşarken, neden kök nedenlerini değiştiremiyoruz?
Belki de bunun cevabı yine insanın kendisindedir.
“Akıllar pazara çıkmış, herkes kendi aklını almış.”
Bu söz, tekrar eden hatalarımızın kök nedenini anlatan küçük ama büyük bir hakikattir. Herkes kendi aklını yeterli görür. Başkasının deneyimini küçümser. Kendisinin farklı olduğunu düşünür.
Oysa insanlığın trajedisi tam da burada başlar:
Herkes kendisini istisna sanır.
Bizden önce yanılanların yanılmayacağını, bizden önce kaybedenlerin kaybetmeyeceğimizi, onların düştüğü çukura bizim düşmeyeceğimizi düşünürüz.
Sonra aynı çukura düşer ve neden düştüğümüzü anlamaya çalışırız.
Belki insanlığın ilerlemesi, daha çok bilgi üretmekten önce, bilgiden hikmet üretmeyi öğrenmesine bağlıdır.
Yapay zekâ belki gelecekte insanın birçok işini yapacak. Robotlar daha akıllı, daha hızlı ve daha kusursuz olacak. Belki bir gün makineler insanın yaptığı pek çok hatayı da önleyebilecek.
Ama insanın içindeki kötülüğü teknoloji ortadan kaldırabilir mi?
Bundan emin değilim.
Çünkü kötülüğü üreten yalnızca araçlar değildir; niyetlerdir.
Taşla öldüren insanla bombayla öldüren insan arasında teknolojik olarak büyük bir fark vardır. Fakat öldürme niyetinin kendisi değişmemişse, yalnızca araç değişmiştir.
Belki de insanlığın asıl ilerlemesi, daha hızlı uçmakta, daha güçlü makineler yapmakta veya yapay zekâ üretmekte değildir.
Asıl ilerleme şurada olacaktır:
İnsan, kendisinden önce yaşanan acılara gerçekten kulak verdiğinde.
Başkasının hatasını kendi başına gelmiş gibi anlayabildiğinde.
Dünün kurbanını bugünün düşmanına dönüştürmediğinde.
Kendi grubunun acısını önemserken başkasının acısını küçümsemediğinde.
Ve en önemlisi, kötülüğe alışmayı reddettiğinde…
Belki o zaman tarih tekerrür etmeyecek.
Çünkü tarih aslında kendini tekrar etmiyor olabilir.
Tekrar eden tarihin içinde biziz.
Ve belki de insanlığın en büyük sorusu şudur:
Bunca yaşanmışlıktan sonra hâlâ yaşamayı mı seçeceğiz, yoksa nihayet dinlemeyi mi öğreneceğiz