Bir yaşa gelince insanın ideolojilerinin yerini, doğru gelenler ile yanlış gelenler almaya başlıyor.
Belki de yaş almak dediğimiz şey biraz da bu. Bir zamanlar hangi düşüncenin, hangi grubun, hangi tarafın yanında olduğumuz önemliyken; zamanla bir şeyin bize doğru mu, yanlış mı geldiği daha önemli hâle geliyor. Üstelik doğru gelenin ya da yanlış gelenin nereden geldiğine de eskisi kadar bakmıyoruz. Kim söyledi, hangi taraftan söyledi, hangi düşünceye ait; bunların önemi azalıyor. Söylenenin kendisine bakmaya başlıyoruz.
Ama işin ironik yanı şu: Dün doğru gelen, bugün yanlış gelebiliyor. Dün yanlış dediğimiz bir şeyin bugün başka bir pencereden bakıldığında doğru olduğunu görebiliyoruz.
İdeoloji ise biraz farklı.
İdeolojiler çoğu zaman insanı düşünmekten çok bir tarafa ait olmanın rahatlığına götürüyor. Ölümüne doğrular, ölümüne yanlışlar yaratılıyor. Bir taraf seçiliyor ve o tarafın doğruları savunulurken, karşı tarafın doğruları bile yanlış kabul edilebiliyor. İnsan bazen kendi düşüncesini değil, ait olduğu tarafın düşüncesini savunmaya başlıyor. Bir sure sonra sempatizanlar ideolojiye değil lidere hizmet etmeye başlıyorlar.
Belki de insanın kendi doğrularını ve yanlışlarını oluşturmaya başlaması, kaçınılmaz olarak bir yalnızlığı da beraberinde getiriyor.
Yalnızlık, kendi doğruların ve yanlışların ile başlıyor.
Ben bu yalnızlığı seviyorum.
Ama herkesin beni her şeye karşı, her şeyi olumsuzlayan biri gibi algılaması bazen rahatsız etmiyor desem yalan olur. Çünkü ben de çoğu insan gibi olumlanmak, anlaşılmak ve söylediklerimin arkasındaki düşüncenin görülmesini istiyorum.
Başka bir dünyada yaşamıyorum. Sadece çoğu zaman başka bir pencereden bakıyorum hayata.
Belki de mesele tam burada başlıyor.
Mesela Hz. Ali’ye atfedilen, “Kişi eleştirdiği şeyi yaşamadan ölmez.” sözü vardır. Bu söz, özünde insanın eleştirdiği şeylerle bir gün kendi hayatında karşılaşabileceğini anlatır. Sözü, insanın kendisini bundan sakındırması gerektiği şeklinde de okuyabiliriz.
Ben ise bazen aynı söze başka türlü bakıyorum:
“Ne çok eleştirirsem, o kadar uzun yaşarım.”
Çünkü insanın eleştirdiği her şeyin bir gün kendi hayatında karşısına çıkabileceğini düşünürsek, eleştirmek aynı zamanda insanın kendisini tanımasının bir yolu olabilir. Söze biraz karşı çıkınca da hemen negatif insan oluveriyorsunuz.
Oysa her itiraz kötümserlik değildir.
Her karşı çıkış düşmanlık değildir.
Her eleştiri de olumsuzluk değildir.
Bazen insanın bir şeye itiraz etmesi, ona verdiği değerden kaynaklanır.
Güzel sözler paylaşıyor insanlar.
Bazen düşünüyorum: O sözleri neden paylaşıyoruz?
Gerçekten içselleştirdiğimiz için mi, yoksa güzel olduğu için mi?
Bir sözün güzel olması, bizim hayatımızda karşılığı olduğu anlamına gelmiyor. İçselleştiremediğin bir sözü paylaşmak bana doğru gelmiyor. Çünkü insanın söylediği ile yaşadığı arasındaki mesafe büyüdükçe, sözün anlamı da azalıyor.
Ama sonra kendi kendime yine itiraz ediyorum:
“Sana ne?”
“Başkasının huzuru senin sıkıntın olmasın.”
Belki de bu da doğru.
Çünkü insan bir başkasının hayatını kendi doğrularıyla ölçmeye başladığında, kendi doğrularını başkasına dayatmaya başlıyor. Benim doğru bulduğum, bir başkası için doğru olmak zorunda değil.
Yine de söylediğimiz her sözün, paylaştığımız her cümlenin biraz olsun bize yakışması gerektiğini düşünüyorum.
Ama bunun anlamı sabit fikirli olmak değil.
Tam tersine, insanın bugün savunduğu bir düşünceden yarın vazgeçebilmesi, bence düşüncesizliğin değil, düşünmenin göstergesidir.
Çünkü hayat değişiyor.
İnsan değişiyor.
Bilgimiz değişiyor.
Bakış açımız değişiyor.
O hâlde düşüncelerimizin hiç değişmemesini istemek, belki de kendimizi hayatın dışında tutmak demektir.
Mükemmel ve kusursuz bir ideoloji yoktur.
Her ideolojinin içinde doğru olan da yanlış olan da bulunabilir. Üstelik ideolojiler çoğu zaman onları benimseyen insanlardan çok, onları yönetenlerin elinde başka anlamlara bürünebilir. İnsan bir düşünceye ait olduğunu sanırken, bazen o düşüncenin kendisine değil, onu temsil ettiğini söyleyenlere hizmet eder hâle gelebilir.
Bu yüzden artık bana doğru gelenleri sevmeye, yanlış gelenlerden uzaklaşmaya çalışıyorum.
Her ne kadar bunların zaman içinde yer değiştirebileceğini bilsem de.
Bugün doğru dediğime yarın yanlış diyebilirim.
Bugün yanlış gördüğümü yarın anlayabilirim.
Bunda utanılacak bir şey olduğunu düşünmüyorum.
Çünkü insanın kendisiyle çelişmesi her zaman bir zayıflık değildir. Bazen insanın geliştiğinin en açık göstergesidir.
Hayatımızdaki “keşke”ler de zaten biraz bunu anlatmıyor mu?
Keşke öyle yapmasaydım.
Keşke öyle düşünmeseydim.
Keşke o söze inansaydım.
Keşke o insanı daha iyi tanısaydım.
Keşke daha önce fark etseydim...
“Keşke”lerin çoğu, geçmişte doğru sandığımız şeylerin bugün bize yanlış görünmesinden doğmuyor mu?
Belki de yaş almak, doğru cevapları çoğaltmaktan çok, yanlış sorularımızı fark etmektir.
Şimdi her söze, her davranışa, her düşünceye daha dikkatli bakıyorum.
Kimin söylediğinden önce ne söylediğine,
ne söylediğinden önce de gerçekten yaşayıp yaşamadığına bakıyorum.
Kendi söylediklerime de...
Çok geç de olsa.